Bursa
Çok Bulutlu
18.6°
Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

2020'yi "bilimin yılı" yapan 14 muhteşem keşif

Gündem , 06 Şubat 2021 Cumartesi, 07:18

Google AI'ya bağlı DeepMind tarafından geliştirilen bir yapay zekâ (AI) sistemi, biyolojinin en büyük zorluklarından birini (protein katlanmasını) çözmek için dev bir adım attı.

2020'yi "bilimin yılı" yapan 14 muhteşem keşif

Bu zorluk, bir proteinin amino asit dizisinden 3D şeklini belirlemekti. Protein yapılarını amino asit dizilerinden doğru bir şekilde tahmin etme yeteneği, yaşam bilimleri ve tıptaki ilaç çalışmaları için büyük bir fırsat anlamına geliyor.

Londra merkezli DeepMind'ın yapay zekâ sistemi AlphaFold, proteinlerin şeklini yalnızca kendi dizilerinden doğru bir şekilde tahmin etme hedefindeydi ki bu, yaşamın mekanizmasının nasıl çalıştığını anlamanın önemli bir parçasıydı. AlphaFold, iki yılda bir yapılan Critical Assessment of Structure Prediction (CASP) isimli protein yapısı tahmin yarışmasında yaklaşık 100 takımdan daha iyi performans gösterdi. Yarışmanın organizatörlerinden biri olan Maryland Üniversitesi'nden hesaplamalı biyolog John Moult, "Gördüğümde gerçekten büyülendim" diyor. "Deneysel işlevselliğe ilk kez bu kadar yaklaşıyoruz ki bu oldukça sıra dışı. Bir anlamda büyük bir sorun çözüldü."

Son yarışmada birinci olan AlphaFold, pahalı ve zaman alıcı laboratuvar deneyleri yapan insanların elde ettiği sonuçların üçte ikisini, kendi başına karşılamayı başarmasıyla öne çıkıyor. AlphaFold'un performansı, DeepMind için de bir dönüm noktası olarak görülüyor. Zira şirket, en çok Go gibi oyunlarda ustalaşmak için yapay zekâ kullanmasıyla biliniyordu. Ancak uzun vadeli hedefleri daha kapsamlı, insan benzeri zekâ elde edebilen programlar geliştirmek.

TIP

Yeni bir organımız bulundu

Tıp biliminin, insan vücudu hakkında her şeyi ortaya çıkarmamış olabileceğini düşündüren bir yılı geride bıraktık. Çünkü geçtiğimiz yılın heyecan yaratan keşiflerinden biri, kafamızın merkezine yakın bir noktada, daha önce keşfedilmemiş bir tükürük bezi çifti tespit edilmesiydi.

Standart anatomi ders kitaplarına göre, vücutta sadece üç ana tükürük bezi seti var. Bunlardan biri dilin, diğeri çenenin altında ve üçüncüsü kulakların yanında. Bu potansiyel dördüncü çift ise burun boşluğunun boğazla birleştiği yere yakın bir yerde bulunuyor. Araştırmacılara göre bu çift, birkaç santimetre uzunluğunda, gizlice örtülmüş, kulakları boğaza bağlayan yassı ve cılız bezlerdi.

Bulguları Radiotherapy and Oncology'de yayımlanan bu keşfi ilginç kılan bir unsur da tamamen tesadüf eseri yapılmasıydı. Araştırmacılar, prostat veya üretral bez kanseri teşhisi konmuş 100 hastanın bilgisayarlı tomografi taramalarına bakarken bu alışılmadık yapıları fark etti. Daha sonra iki kadavradan doku alarak incelediler ve söz konusu yapıların, dilin altında bulunan tükürük bezlerine benzer olduğunu buldular. Bu yapılar, onkoloji odağındaki araştırmacı ve doktorlar için büyük önem taşıyor.

TIP VE GENETİK

İlk CRISPR tedavileri

Bir önceki yılın da en çok öne çıkan teknolojisi CRISPR'di. Etkisi, geride bıraktığımız 2020'de de sürdü. Devrim niteliğindeki bu genom düzenleme aracı, 2012'de ilk ortaya çıktığından beri, araştırmacılara bitki ve hayvanları tasarlama konusunda yeni bir güç vermiş ve etik tartışmaları da beraberinde getirmişti. Ve beklendiği üzere onunla ilgili çalışmalar Nobel Ödülü de getirdi. Şimdi CRISPR, iki kalıtsal kan hastalığını tedavi ederek ilk klinik başarısıyla anılıyor.

Beta-talasemili kişilerde düşük seviyelerde oksijen taşıyan hemoglobin proteini bulunur, bu da zayıflığa ve bitkinliğe yol açar; orak hücre hastalığı olanlar, proteinin kusurlu bir biçimine sahiptir. Bu da kan damarlarını tıkayan ve sıklıkla şiddetli ağrı, organ hasarı ve felçlere neden olan orak şekilli kırmızı kan hücrelerine neden olur.

Araştırmacılar, üç orak hücre hastasını tedavi etmek için her birinin kanından kök hücreleri olarak bilinen olgunlaşmamış kan hücreleri topladı. Daha sonra CRISPR'yi tedavi amaçlı kullandılar. Bu tedavi, orak mutasyonunun etkilerine karşı koyabilirdi. Hastalar, hastalıklı kan kök hücrelerinin tedavi edilmesi için kemoterapi aldıktan sonra CRISPR ile tedavi edilen hücreler vücutlarına geri verildi.

CRISPR Therapeutics ve Vertex Pharmaceuticals şirketlerinin Aralık 2020'de bildirdiği sonuçlara göre, tedavi edilen hastalar şu anda bol miktarda fetal hemoglobin üretiyor ve birkaç ayda bir nükseden ağrılı atakları yaşamıyorlar. Ancak gen terapisi gibi CRISPR yaklaşımı da yüksek teknolojili tıbbi bakım gerektirir ve hasta başına 1 milyon dolara veya daha fazlasına mal olabilir. Bu, orak hücreli hastaların çoğunluğunun yaşadığı Afrika için kötü haber. Umut edelim ki 2021, bu tedavileri daha ulaşılabilir kılsın.

TIP

HIV'e karşı "seçkin denetçi" yaklaşımı

HIV, tüm retrovirüsler gibi saldırıdan kaçmasına izin veren kötü bir özelliğe sahip: Genetik materyalini insan kromozomlarına entegre ederek saklanabileceği, bağışıklık sistemi tarafından tespit edilemeyen ve antiretroviral ilaçlara karşı savunmasız "rezervuarlar" oluşturur. Kısacası HIV, viral rezervuar hücrelerinde gizlenebilir. Çok az transkripsiyona uğrar veya hiç transkripsiyona uğramaz ve bu nedenle bağışıklık sistemi tarafından tespit edilemez.

"Şokla ve öldür" tedavileri, bu gecikmeyi tersine çevirmeyi ve viral gen ekspresyonunu (şoku) artırmayı, viral rezervuar hücrelerini bağışıklık sistemi tarafından yok edilmeye karşı savunmasız hale getirmeyi amaçlar. Ancak bu çok da başarılı olamaz.

Bu yıl yapılan çalışma ise HIV'in saklandığı yerin her şeyi değiştirebileceğini ortaya koydu. Antiretroviral ilaçlar olmadan yıllarca sağlıkla yaşayan 64 HIV pozitif insan üzerinde 2020'de yapılan bir araştırma, olağandışı başarıları ile virüsün genomlarında saklandığı yer arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koydu. Yeni ortaya atılan "seçkin denetçi" (elite controller) anlayışı, doğrudan bir tedavi sağlamasa da diğer enfekte kişilerin tedavi olmaksızın onlarca yıl yaşamasına rutin olarak izin verebilecek yeni bir strateji ortaya çıkarır. Bu yeni anlayış, rezervuarları yok etme yerine gitgide küçültmeye dayanıyor.

FİZİK

Sese yeni hız sınırı kondu

Sesin bir "hız sınırı" olduğu zaten biliniyordu. Fizikçiler, geride bıraktığımız yılda bu konuda net bir rakam vererek ses dalgalarının "normal şartlar altında" saniyede yaklaşık 36 kilometreden daha hızlı hareket edemeyeceğini buldu.

Bu hesaplamayı yapan ekibin mantığı, iyi bilinen fizik denklemler ile matematiksel ilişkilere dayanıyordu. Hız sınırı denklemi, kozmosu yöneten temel sabit ve özel sayılardan kaynaklanıyor. Bu tip bir değer, mesela ışık hızı, evrenin nihai hız sınırını belirliyor ve hiçbir şey bundan daha hızlı gidemiyor. İnce yapı sabiti olarak bilinen bir diğeri ise elektrik yüklü parçacıkların birbirini itip çektiği kuvveti belirliyor. Başka bir sabitle (proton ve elektron kütlelerinin oranı) birleştirildiğinde ise bu sayılar sesin hız sınırını veriyor.

Queen Mary University of London'dan yoğun madde fizikçisi Kostya Trachenko ve meslektaşları, çeşitli sıvı ve katılarda önceden ölçülen ses hızlarının hiçbirinin, önerilen sınırı aşamadığını buldu. Hesaplamalar, Dünya'daki atmosfer basıncının yaklaşık 6 milyon katının üzerinde, ses hızı sınırının aşılacağını gösteriyordu.

Trachenko ve Rusya'nın Troitsk kentindeki Yüksek Basınç Fiziği Enstitüsü'nden Vadim Veniaminovich Brazhkin, 24 Nisan tarihli Science Advances'te sıvılar için minimum olası viskoziteye dair bir bulgu yayımladı. Bu viskozite sınırı, kuantum mekaniğinin kalbindeki bir sayı olan Planck sabitine, yani çok küçük ölçeklerdeki fiziği yöneten matematiğe bağlıydı.

FİZİK

Sıcaklığı sesle ölçen termometre

Sıcak nesneler sadece parlamakla kalmaz, aynı zamanda yumuşak bir şekilde mırıldanır. Bu uğultu, sıcak nesneyi oluşturan parçacıkların hızlı titreşimleriyle üretilir. Pittsburgh Üniversitesi'nden Tom Purdy, insan kulakları bu sesi duyacak kadar keskin olsaydı, "Radyo paraziti gibi sesler duyardık. Çünkü bir nesne ne kadar ısınırsa, sesi de o kadar artar." diye belirtiyor.

Purdy, Maryland Üniversitesi'nden Robinjeet Singh'le birlikte, yakındaki nesnelerden yayılan ısı kaynaklı sesin yoğunluğunu algılayan bir akustik termometre geliştirdi. Cihazın kalbi, bir milimetrekarelik silikon nitrür levhasından oluşuyordu. Bu tabaka, ses dalgalarını havadan daha iyi ileten bir silikon çipin ortasında, kesilmiş bir pencerenin içinde asılıydı. Bir lazer ışınının levhadan sıçraması ve ışının yansıma açısının ölçülmesi, araştırmacıların tabakanın hareketini ve dolayısıyla epoksiler üzerinden sıcaklıkları izlemesini sağladı.

Singh ve Purdy, bulguyu 18 Eylül Physical Review Letters'da yayımladı. Purdy, bu yeni termometrenin bir gün çok düşük sıcaklıklarda çalışması gereken kuantum hesaplama cihazlarında kullanılabileceğini düşünüyor.

FİZİK

Oda sıcaklığında süper iletkenliğe ulaşıldı

Bilim insanları, oda sıcaklığında direnç olmadan elektrik ileten malzemeler bulmak için onlarca yıl harcadı. Bu yıl ilkini, sıkıştırılmış hidrojen ve karbon içeren bir bileşikte buldular. Keşif, tipik yüzey basınçlarında çalışan, oda sıcaklığındaki süper iletkenler için de bir arayış başlatıyor; bu tür malzemeler teknolojileri dönüştürebilir ve elektrik kablolardan geçerken boşa harcanan büyük miktarda enerjiden tasarruf edebilir.

Süperiletkenlik çalışmaları ilk olarak 1911'de başlamasına karşın bakır oksitlerin oda sıcaklığında süper iletken olabileceği hiçbir zaman doğrulanamamıştı. Doğrulama 2020 yılında geldi. Araştırmacılar, lantan ve hidrojen karışımını 170 gigapaskal (GPa) sıkıştırarak suyun donma noktasının hemen altındaki sıcaklıklarda süper iletkenlik sağladı.

ROBOTİK

Biyoloji ile robotik bir araya geldi: Xenobots

Bilgisayar bilimciler ve biyologlar yeni bir tür olarak "canlı robot" yaratmak için bir araya geldi ve kurbağa embriyolarında yaşayan hücreleri kullanarak "yaşayan ilk robotları" ürettiler. "Xenobots" olarak adlandırdıkları bu robotlar hareket edebiliyor, nesneleri tutabiliyor ve hatta kesildikten sonra kendilerini iyileştirebiliyor.

Afrika pençeli kurbağasının (Xenopus laevis) kök hücreleri kullanılarak "yetiştirilen" bu xenobotlar, biyolojik yaşamın ve her türlü geleneksel tanımlamaya meydan okuyan robotların yeni bir birleşimini temsil ediyor. Sadece bir hafta kadar ömürleri var ve biyolojik olarak diğer organizmalardan çok daha basit bir prensiple yaşıyorlar. Ancak laboratuvarda yetiştirilerek önceden programlanmış olan bu yaşam formları, "canlı makine" arayışında ileriye doğru büyük bir adım olarak nitelendiriliyor.

Basit form ve işleyişe sahip olsalar da yeni bir bilimsel alanı temsil ettikleri için bu robotların, olağanüstü bir başarı olduğu savunuluyor. Buraya kadar okuduklarınız biraz ürpertici olabilir ama bu çalışma, gezegen için oldukça faydalı robotların doğuşuna işaret ediyor. Zira ekip, bu robotların bir gün okyanustaki mikroplastikleri temizlemek ve insan vücuduna ilaç vermek için kullanılabileceğini umuyor.

Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan bir makalede özetlenen testlerde, bazıları sudaki minik tanecikleri merkezi bir konuma itebilirken, diğerleri bir nesneyi taşıyabiliyordu. Biyolojik robotlar, daha büyük metal veya plastik robotlara göre büyük bir avantaja sahip; geride kirlilik adına hiçbir iz bırakmıyorlar.

EKOLOJİ

Karasal böcek türleri 10 yılda %9 azaldı

Science Mag'de bu yıl, böcek bolluğu ve biyokütle eğilimlerinin kapsamlı bir küresel değerlendirmesi yapıldı. Biyoçeşitlilik zaman serilerinin bir derlemesi olan BioTIME veritabanı, bilinen kuş türlerinin % 22'sini, böcek ve örümcekleri içeren eklembacaklıların ise % 3'ünü içeriyordu.

Bugüne kadarki en büyük ve en eksiksiz meta-analizde van Klink ve arkadaşları, bolluk ve biyokütle trendlerinde önemli farklılıkları (dalgalanmalar ve düşüşler) ortaya çıkardı. Bulguya göre, karasal böcekler 10 yılda ortalama % 9 oranında azalırken, tatlı su böcekleri % 15 oranında artış gösterdi. Ayrıca karasal böceklerin mekânsal bolluğu artarken böcek olmayan omurgasızların bolluğu azalmıştı.

Bilim insanlarına göre, dünya genelinde böcek biyoçeşitliliğindeki değişimlerin itici güçleri henüz tam olarak bilinmiyor. Ancak yeni çalışmada temsil edilen bölgelerdeki azalma eğilimleri, iklimsel etkilerden bağımsız olarak, arazi kullanımının yoğunlaştırılmasıyla ilişkili görünüyor.

Böceklerin kritik çevresel işlevleri göz önüne alındığında, söz konusu düşüşler ekosistemler arasında yayılabilir ve bu canlıların, insanlara sağladıkları faydanın önüne geçebilir. (Mesela böcekler badem, elma ve kiraz gibi bitkilerin tozlaşmasını sağlıyor.) Dolayısıyla böcek biyokütlesinin bolluğu ve çeşitliliğindeki sert düşüşler, bilim insanları ve halk arasında endişeleri artırıyor. Çünkü dünya genelinde son on yılda yaşanan yaklaşık % 25'lik biyokütle kaybı, farkında olmadığımız, potansiyel bir felaketi habercisi sayılabilir.

İKLİM BİLİMİ

Küresel ısınma tahminleri keskinleşti

40 yıldan daha uzun bir süre önce, dünyanın önde gelen iklim bilimcileri, basit bir soruyu yanıtlamak için Massachusetts, Woods Hole'da bir araya gelmişti: İnsanlar sera gazı yaymaya devam etse Dünya ne kadar ısınırdı? İlkel iklim modellerinin verdiği cevap genişti: Atmosferik karbondioksit (CO2) endüstri öncesi seviyelerden iki katına çıkarsa, gezegen sonunda 1.5 ° C ile 4.5 ° C arasında ısınırdı. Bu duyarlılık aralığının çok geniş olduğunu belirten iklim bilimciler, geride bıraktığımız yıl, nihayet en hafif senaryoları ve en korkunç senaryoları eleyerek daha net sonuçlara vardılar.

Bu aralığın daraltılması, onlarca yıllık bilimsel ilerleme gerektirmişti. Mesela uydu kanıtlarıyla desteklenen yüksek çözünürlüklü bulut modelleri, küresel ısınmanın, ışığı bloke eden bulutları incelttiğini gösterdi: Daha sıcak hava onları kurutuyor ve oluşumlarını yönlendiren türbülansı bastırıyordu.

Daha uzun ve daha iyi sıcaklık kayıtları da daha keskin tahminlere yardımcı oldu. Bu gelişmeler Dünya İklim Araştırma Programı'na bağlı 25 bilim insanının, iklim duyarlılığını 2,6 ° C ile 3,9 ° C arasında bir aralığa daraltmasını sağladı. Çalışma, en kötü durum senaryolarının bazılarını ortadan kaldırsa da kıyı şehirlerinin sular altında kalacak olması, aşırı sıcak dalgalarının artacak olması ve milyonlarca insanı yerinden edecek ısınmanın gerçekleşiyor olduğu da doğrulanmış oldu. Böylesi bir netlik, 2021'de bilim insanlarını ve toplumları daha fazla harekete geçirebilir.

ANTROPOLOJİ

Evrim tarihinde karanlık bir noktayı aydınlatan 375 milyon yıllık fosil

Bilim insanları, balık-atadan karaya çıkan tetrapodlara geçişi kanıtlayan bir fosilden yoksundu. Bir başka deyişle, parmakların ne zaman evrimleştiği bilinmiyordu. Ta ki 2020'ye kadar! Keşfedilen 375 milyon yıllık bir fosil, parmakların, omurgalıların karada kolonileşmek için sudan çıkmadan önce evrimleştiğini ortaya koydu.

Dört ayaklı canlıların (tetropod) ellerinin, balık atalarının yüzgeçlerinden nasıl evrimleştiğine dair geçişi belgeleyen fosillerin olmaması, evrim bilimcilerin en büyük kanıt eksiklerinden biriydi. Güney Avustralya'daki Flinder Üniversitesi'nden paleontolog Prof. John A. Long ve Quebec Üniversitesi'nden evrimsel biyolog Prof. Richard Cloutier, Scientific American'ın Haziran 2020 sayısında kaleme aldıkları heyecan verici makalelerinde, geçtiğimiz mart ayında, 375 milyon yıllık bir balık olan Elpistostege watsoni'nin tam iskelet fosilini ortaya çıkardıklarını açıkladı. 375 milyon yıllık bir fosil balık-atanın tam iskeletinin keşfi, ellerin kökeni ve tetrapodların "yükselişi" hakkında önemli kanıtlar sağlıyordu.

Evrimin karanlık noktasına ışık tutan bu olağanüstü fosilin yüzgeçleri, parmaklarımızı oluşturan kemiklerle karşılaştırılabilir şekilde korunmuştu. Bu fosil, omurgalıların karaya çıkmadan önce parmağı oluşturan kemikleri geliştirdiğini gösteriyordu. Bu nefes kesici keşif, parmaklarımız ve ellerimizin ne zaman ve nasıl evrimleştiğine dair geleneksel bilgiyi yerle bir etti ve canlıların evrim tarihinde önemli bir olay olan tetrapodların yükselişine ışık tutarak derin bir karanlığı aydınlatmış oldu.

ANTROPOLOJİ

Afrika'da en eski antik insan ayak izleri bulundu

Doğu Afrika'da bulunan Ol Doinyo Lengai yanardağı uzun zaman önce patladı ve şimdiye kadar Afrika'da bulunan en eski antik insan ayak izlerini koruyan yumuşak zemin akışına neden oldu. Oluşan sertleşmiş volkanik tortularda korunan 400'den fazla insan ayak izi ise eski Doğu Afrikalı avcı-toplayıcıların sosyal hayatına dair bazı fikirler verdi.

Kuzey Tanzanya'daki Engare Sero köyünün yakınındaki bu izler, Pittsburgh'daki Chatham Üniversitesi'nden evrimsel biyolog Kevin Hatala ve meslektaşları tarafından bulundu. Hatala, bu koleksiyonun, "Afrika'da şimdiye kadar bulunan en geniş eski insan ayak izi koleksiyonu" olduğunu belirtiyor.

Scientific Reports'ta yayımlanan çalışmaya göre insanlar, 19.100 ve 5.760 yıl öncesine kadar uzanan bir süreçte, çamurlu bir volkanik enkaz tabakası boyunca yürümek durumunda kalmıştı. Ekip, ayak izi tortusu ile kısmen örtüşen ince bir kaya tabakası tarihlendirmesinin, ayak izlerinin yaş aralığını yaklaşık 12.000 ila 10.000 yıl öncesine kadar daralttığını söylüyor.

Afrika'da bulunan yüzlerce fosilleşmiş ayak izi, eski insan davranışlarına dair bazı fikirler veriyor. Örneğin kadınların, yemek bulmak için yiyecek grupları oluşturduğuna ki bu, şu anda Afrika'daki bazı kabilelerde halen süren bir gelenek.

ANTROPOLOJİ

Dünyanın en eski av sahnesi ortaya çıktı

40.000 yıldan daha uzun bir süre önce, Endonezya'nın Sulawesi adasında, "tarih öncesi bir Pablo Picasso" bir mağaranın derinliklerine indi ve yaban domuzları ile bufaloları köşeye sıkıştıran avcıları da içeren bir avlanma sahnesini, duvara resmetti. Yapılan tarihlendirme çalışması, bu resmi modern insanlar tarafından yapılan bilinen en eski figüratif sanat yapıyor.

Resimlerin bazı kısımları, beyaz ve engebeli maden yataklarıyla kaplıydı. Bu da araştırmacıların pigmentin üzerindeki mineralleri yaklaşık 44.000 yıl öncesine tarihlemesine izin verdi. Mağara sahnesi en azından o kadar eski olmalıydı. Bu da söz konusu keşfi, bilinen herhangi bir figüratif kaya sanatından yaklaşık 4000 yıl daha eskiye götürerek modern insanların figüratif sanatı Avrupa'da yarattığı fenomenini yıkıyor.

Bu resimlerin yaratıcıları önemli bir bilişsel dönüm noktasını aşmış olabilir: var olmayan varlıkları hayal etme yeteneği. Araştırmacılar, bunun çoğu modern ve eski dinlerin köklerini oluşturduğunu söylüyor.

BİYOLOJİ

Metabolizmanın kimyasal kökenine dair yeni ipuçları

Dünyanın erken dönemlerinde, kimyasal karışımın nasıl olup da yaşama evrildiğine dair popüler spekülasyonlar, genellikle genetik bilgi molekülleri olan DNA ve RNA'nın kökenlerine odaklanıyor. Ancak bilim insanlarına göre genlerin doğuşu, yaşamın kökeni teorilerinin hesaba katması gereken gizemlerden yalnızca biri. Bir diğeri ise metabolizmanın gelişmesi fenomeni.

Hücrelerin içindeki biyokimyasal süreçlerin, çevreden sağladığı enerjiyle yaşamı mümkün kıldığı biliniyor. Ancak bu süreçte tam da net olmayan bazı şeyler vardı. Bilim insanları bu arayışta önemli bir gizemi 2020'de çözmüş olabilir.

Nature Chemistry'de yayımlanan araştırmada, Furman Üniversitesi ve Scripps Araştırma Enstitüsü'nden araştırmacılar, hücresel metabolizmanın en önemli parçalarından birinin nasıl ortaya çıkmış olabileceğine dair kritik bir keşfi duyurdu. Bulguya göre, günümüzün gelişmiş hücrelerindeki metabolizmanın temelini oluşturan karmaşık reaksiyon döngüsünün öncüsü, sudaki sadece iki basit ve çok yönlü molekül arasındaki etkileşimden kaynaklanıyor olabilir. Bir başka deyişle, glioksilat ve piruvat, yaşamın kökenini oluşturuyor olabilir.

KAYNAK: HBT DERGİSİ