Bursa
Çok Bulutlu
16.2°
Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

Aklımıza gelen başımıza geliyor

Yaşam , 31 Temmuz 2020 Cuma, 11:13

Bir şeyden ne kadar çok korkarsan, o şey başına gelirmiş, öyle diyor psikologlar, psikiyatristler. Başımıza gelirse diye korku duyduğumuz, düşündüğümüz ne varsa bir taraftan da gerçekleşmesi için çaba harcıyormuşuz meğer. Çünkü beynimiz, gerçekleşmesinden korktuğumuz şeyin iyi veya kötü olduğuna bakmaksızın o şeyi gerçekleştirmeye odaklanıyormuş.

Aklımıza gelen başımıza geliyor
“Korktuğum başıma geldi!” diye feryat etmemiz ondan. 

Meşhur deyişle X Kuşağı ve onun öncesi Patlama Kuşağı’ndan olanlar hatırlayacaklardır. Bizler, soğuk savaşın ortasında genç beyinlerimizi şekillendirirken, ülkemizin “Küçük Amerika” olacağı korkusuyla büyüdük. Dünyadaki güç çatışmalarına bakınca, korkularımızın boşuna olmadığını da gördük. Gördük görmesine ama yine de değişen bir şey olmadı. Ne kadar istemediysek Amerika’yı, o kadar içimize girdi. Şimdi ortalık Amerikan askeri üssü kaynıyor. İstanbul, Diyarbakır, İzmir, Adana, Malatya ve Ankara… NATO üsleri hariç… Hem de bu illerin çoğunda birden fazla askeri tesis var. Sadece Karadeniz bölgesinde yokmuş askeri üs… Karadenizlileri “Deli horon” oynarken görüp de korktukları için değildir eminim, onu ikame edecek başka bir yer bulmuşlardır Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerde, ondan…

En korktuğunuz şey yaşlılığınızda yalnız kalmak ve tek başına ölmekse, merak etmeyin o da olur. Biraz daha odaklanırsanız, eşinizden ayrılırsınız veya hiç ummadığınız anda hayat arkadaşınızı kaybeder, bir daha da evlenemezsiniz. Çocuklarınız varsa onlara da güvenmeyin, tahammülsüz bir gelin veya damada bakar her şey… Tam da korktuğunuz gibi tek başınıza ölürsünüz, kimsenin ruhu duymaz.

Benim bir arkadaşım var, üniversite yıllarından beri uyku sorunu yaşıyor. Uyku sorunu yüzünden kırk yıldır, herkesin tersi gibi yaşıyor. Millet sabah kalkıyor, O ise sabah yatıyor. Diyelim, ertesi gün sabah saatlerinde devlet dairelerinde önemli bir işi var. O saatlerde uyuduğu için ya gidemiyor ya da hiç uyumayıp o saati bekliyor. İşini hallediyor ama taaa ertesi sabaha kadar hiç uyumuyor. Öyle uykusuz olunca gün ortasında uyuyakalır diye de düşünmeyin, uyuyamıyor.

O ne kadar uyumak istese de bilinçaltı onu uyutmuyor. Geçenlerde yine uykusuzluk hikâyelerini dinlerken, bu konuda hiç tedavi olup olmadığını sordum. Ne yanıt verse beğenirsiniz: “Kırk yıldır bu konuyla ilgili hiç doktora gitmedim.” Anladım ki, aslında uykusuzluktan yakınmak onun vazgeçilmez bir kişilik özelliği haline gelmiş. Bunca yıl dillendirdiği uykusuzluk artık onun dostu olmuş. Onsuz yapamıyor. Ama o bunu kabul etmiyor tabii ve bütün çareleri denediğini, doktora gitse de sakinleştirici bir ilaç vereceklerini, beynini bunlarla uyuşturmak istemediğini söylüyor. Pek haksız da sayılmaz aslında ama ben olsam, nörolojiden randevu alıp beyimde bir şey mi var araştırırdım. Bu zamanda kırk yıl uykusuzluğa mahkûm olunur mu hiç? İnsanı bile kopyaladılar da açıklamıyorlar diye düşünürken, uykusuzluğa çare bulamasınlar, olacak iş mi?

Bu arkadaşım, yüzmeyi de çok istiyor ama bir türlü yüzemiyor. Havuzlarda özel dersler aldı, sahillerde hocalar tuttu, ı-ııh… Yüzmeyi öğrenemedi. Niye? Suyun içinde o kadar çabalıyor ki kendini dibe batırıyor. Oysa hocanın dediğini uygulasa, kendini suya bıraksa batmayacak. Batmamayı başaran yüzmeyi öğrenmiş demektir. Ama O bunu yapamıyor. Bilinçaltı, yapmak istediği şeyin tersine çabalamasını istiyor çünkü.

“Kocam beni aldatırsa!” diye kocanızı sıkboğaz ederseniz, emin olun adam bir gün sizi aldatır.

Hoş, böyle bir endişesi olmayan kadınların kocaları da aldatıyor ya, neyse… Adama sonsuz güven duyuyorsunuz, onun kişiliğine, dünya görüşüne yakışmaz, yapmaz böyle bir şeyi diyorsunuz… Yapıyor! Çünkü onun bilinçaltı başka türlü çalışıyor. O bilinçaltını ise işinin erbabı bir psikolog ancak çözebilir. Ama sizin bunu anlama şansınız asla olmaz. Adam deli mi ki psikoloğa gitsin yahuuu?.. Siz gidin psikoloğa. Tanıyın bakalım kendinizi. Adama çok mu iyi davrandınız, onun yapması gerekenleri bile siz mi yaptınız, evin ve çocukların tüm sorumluluğunu siz mi üzerinize aldınız, o eve ne zaman isterse geldi de hiç “Nerdeydin?” diye bile sormadınız mı?.. O zaman bütün kabahat sizde. Adama krallar gibi davranmışsınız, o da kral olmanın gereğini yapmış, çünkü siz kraliçe değil hizmetçi olmuşsunuz.

Yıllarca bir çocuğun olsun diye uğraşırsın, olur da… Seni mutluluğa boğar. Bi tanecik evladını kaybetme korkusu peydah olur sonra da. Öyle ya, çok çabalamışsındır, yıllarca beklemişsindir. Ya başına bir şey gelirse? Gelmesin diye üzerine titrersin, gözünden bile sakınırsın. Ama gelir! Bir bakarsın elinden kayıp gitmiş.  Dünyan yıkılır, bir daha kendine gelemezsin…

Ya da…

Çocukları öyle seversin ve yıldızın onlarla öyle barışıktır ki, evlenir evlenmez çocuğun olsun istersin. Sonra da bir sürü çocuğun olmasını… Çocukların olsa herkes emindir senin onları nasıl güzel insanlar olarak yetiştireceğinden… Ama olmaz. Olsun diye uğraşırsın, yıllarını verirsin, olmaz…

Hamile kalmaktan korkarsın, her türlü önlemi alırsın; bir gün bir de bakarsın ki bebek yola çıkmış bile…

Bir şeyi kaybetmekten korkarsın, onu çok güvenli bir yere saklarsın; sonra da sakladığın yeri unutursun ya da başına bir şey gelir. Düşer, kırılır veya çalınır.

Anadolu’nun birçok yerinde doğacak çocukların erkek olmasına önem verilir. Bugün acısını çektiğimiz bu ataerkil anlayışın sürdürücüleri, peş peşe kız çocukları olursa, dileklerini isme dönüştürür ve “Yeter!” derler. Yetmez ama… Erkek olur umuduyla bir kez daha çocuk yaparlar, bu kez gelen “Döne”dir. Çocukların erkeğe dönüşmesinden hâlâ umut kesilmemiştir.

Umut deyince aklıma başka bir şey geldi.

Çocukluğumuzda, bir şeye çok güldüğümüzde evin büyük kadınları derdi ki, “Gülmekle ağlamak kardeştir. Çok gülerseniz, ağlamanız yakındır.”

Biraz gülsek, ne zaman ağlayacağız diye beklerdik. Gülmenin kime ne zararı olurdu bilemiyorum ama çocukluğun o saf, içten gülüşlerini, kim bilir çektikleri hangi acılardan kararmış yürekleriyle boğarlardı. İş-güç yükü altında ezilen kadınların bilinçaltı, belki de kendilerine mutlu bir hayatı hatırlatan kahkahalara tahammül edemiyordu. Bu yüzden de yaşam gerçeklerinin izdüşümü olan yaşam felsefelerini oluşturuyorlardı. İçinde umut olmayan…

Oysa umut, her yerde, her koşulda vardır bakmasını, görmesini bilene…

Ben bu yüzden “Her gecenin bir sabahı var” sözünü çok seviyorum. Karanlık günler bile geçirsek, bir gün aydınlığa çıkacağımızı müjdeliyor çünkü.