Bursa
Çok Bulutlu
13.1°
Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

Al bayrak yeşilleniyor mu?

Gündem , 04 Ağustos 2020 Salı, 10:17

İlk çocukluk yılları sosyalist Bulgaristan’da geçmiş ancak daha sonra Türkiye’ye yani “anavatan”a göç etmiş biri olarak, ay yıldızlı bayrak ve İstiklal Marşı çok farklı anlamlar taşıyor benim için.

Al bayrak yeşilleniyor mu?
Ayasofya, cami olarak ibadete açılırken minbere ay yıldızlı bayrak yerine yeşil hilafet bayrağı asılması, dışarıda bazı kişilerin ellerinde yeşil bayraklar taşıması bu yüzden endişelendirdi beni, korkuttu.

Bu ilk korkum değildi elbet.

Pandemi başlayınca gündemin ilk sıralarından düşen bir olay daha vardı ki kış aylarında, Ayasofya’da dışa vurulanların planlı adımlardan biri olduğunu gösteriyordu.

Hatırlarsınız, İstanbul’da yapılan bir kongrede dili Arapça, merkezi İstanbul, hukuk sistemi şeriat olan İslam Birliği kurma hazırlıklarından söz edilmişti. İlki 2017 yılında yapılan ve bu yıl dördüncüsü gerçekleştirilen kongrenin amacı, “İslam ülkelerinin bir irade altında toplanması için gerekli müesseseleri ve bu müesseseler için gerekli mevzuat hakkında karar vericilere bir hal tarzı sunmak” olarak açıklanmıştı.

İslam Birliğinde yer alacak ülkeler için model olacak bir anayasa taslağı da hazırlayıp dünya kamuoyuna sunmuşlardı. Bu anayasada, “hiçbir kanun şeriatın üstünde değildir” diyorlardı.

İktidarın temsilcilerinin orada konuşma yapması, aralarında Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin de olduğu Cumhuriyet kuruluşlarının bu toplantıya sponsor olması, bu işin devletin kanatları altında yapılıyor izlenimini veriyordu ki bu, durumun vahametini daha da artırıyordu.

Bir kadın olarak bu gidişattan çok endişelendim, çok korktum!

Göçmen bir kadın olarak korkuyorum!.. Hem de çok korkuyorum!

Biz bu ülkeye Türkçe konuşulduğu için, demokratik ve laik bir sistemle yönetildiği için gelmiştik.

Al bayrağı için gelmiştik!

Türk olduğumuz için gelmiştik, Araplaşmak için değil!

Biz, yüzyıllar önce Karaman’dan Balkan topraklarına yerleştirilmişiz. Balkanların Türkleştirilmesi rolünü bize vermişler. Bulgaristan’ı kaybettiğimizde bile, onca baskıya, işkenceye rağmen Türklüğü bir onur gibi taşımışız. Yaşadığımız bölgede Bulgar çeteleri, dedemin babasını ve köyün tüm erkeklerini bir samanlığa doldurup yakmışlar. Damadını ve erkek evladını ele vermeyen ninemin de kaba etlerini kılıçla kesip, bir kenara atmışlar. Taze kesilmiş koyun postlarına aylarca sarılarak yaraları kapanıp yaşama döndürülen ninem, çetelerden saklayıp kurtardığı minik oğlunu yani benim dedemi yokluklar ve korkular içinde tek başına büyütmüş. İşte o oğlu yani dedem evlenip çoluk çocuk sahibi olduğunda, artık Bulgaristan’da yaşamanın haram olduğunu anlamış. Artık tek hedefi, evlatlarıyla birlikte bir an önce anavatan Türkiye’ye gitmek olmuş. Cumhuriyetin ilk yıllarında öncü olarak gelmiş. Amacı burada bir ev yapıp tüm çocuklarını getirmekmiş. Ne yazık ki, hastalanmış ve amacına ulaşamadan anavatanının topraklarında can vermiş. Çocukları ise yıllarca uğraştıktan sonra bu topraklara göç edebilmiş.

Öteki dedeme ise Türkiye’yi görmek kısmet olmamış. Çocukları ise ay yıldızlı bayrağın altında yaşama şansını uzun yıllar mücadele ettikten sonra yakalayabildi. Rüyalarını bile Türkiye’de gören babam, her şeyini satıp savıp Türkiye’ye göç ettiğinde ilk ayak bastığı toprağı öpmüş, bayrağa sarılmıştı.

Bayrak onun için çok değerliydi. Bayramlarda oraya buraya tutturularak bayrak asılmasını saygısızlık olarak görürdü bu yüzden. O, bayrağını, bayrak için özel yaptırdığı yerlere asardı, düzgün asmayana, çamaşırların yanına mandalla tutuşturanlara da çok kızardı.

Tam kırk yedi yıl al bayrağının altında yaşadı. O’nu üç yıl önce ağustos ortasında kaybettik. Rahmetli şu anda vatan toprağında ve başına diktiğimiz Türk Bayrağının gölgesinde yatıyor.

Türkiye zaman zaman kötü günler geçirse de, babam göç ettiği için hiç pişmanlık duymadı. Yanlış yapan politikacılara kızdı, öfkelendi ama hiç “keşke gelmeseydik” demedi.

Çocuklarını Türkiye’de okutup meslek sahibi yapmak en büyük hayaliydi. Bazıları, “Okuyup da ne olacak, evlenip gidecek sen faydasını göremeyeceksin. Bari ver fabrikaya çalışsınlar, evleninceye kadar hayrını gör” şeklinde tekinlerde bulunsa da, “Benim çocuklarım okuyacak. Sonra çobanlık bile yapsalar en azından okumuş çoban olacaklar” deyip onlara ağzının payını verirdi. Çalıştı, çabaladı çocuklarını okuttu. Çocukları da onun yüzünü kara çıkarmadı.

Türkiye’deki eğitim hayatım, Ahmet Hamdi Tanpınar İlkokulu’nda birinci sınıftan başladı. Aslında ikinci sınıfa gitmem gerekiyordu. Ama Bulgaristan’da okuduğum birinci sınıfı kabul etmediler. Oysa ben, daha anaokulundayken okuma yazmayı biliyordum ve bu yüzden ilkokulun ilk yıllarını can sıkıntısından patlayarak geçirdim. Ama en azından Türkçe’yi öğreniyordum.

1975-78 yılları arasında Duaçınarı Ortaokulu’nun en başarılı öğrencisi oldum. Üç yıl boyunca okul birincisi ilan edildim. Dersler bana çocuk oyuncağı gibi geliyordu. Bana asıl zor gelen şey okula gidip gelmekti. Evimiz Değirmenlikızık’ta… Okul ise bugünkü Yıldırım Belediye binasının olduğu yerde… Şimdi harita üzerinden ölçüyorum da kuş uçuşu bile gidiş dönüş en az 6 kilometre. Zamane çocukları, kapıya kadar gelen servisle bile okula gitmeye mızmızlanırken, ben haftada beş gün, yağmur, kar, fırtına, lodos demeden omuzlarımızda ağır çantalarla yürüyerek eğitim almaya gidiyordum. Ki o zamanlar çok şiddetli esen lodosun bizi uçurmaması için, kestane ağaçlarının altından, bütün çocuklar el ele tutuşarak gitmek zorunda kalırdık. Madem Türkiye’ye geldik, çocuklar olarak biz de sorumluluklarımızı bilecek ve ne pahasına olursa olsun okuyacaktık. Yılmak yoktu.

Öğretmenlerimiz ne öğrettilerse uzaktan kaptım, ne dedilerse ikiletmedim. Kek yapmayı, kilim dokumayı, ilik açıp düğme dikmeyi, “dantel angleze”yi, Fransız keteninden “şömen de table” yapmayı, çini mürekkebiyle el yazısı yazmayı,  elde makine dikişiyle iki tarafı da giyilebilen zıbınlar dikmeyi, ev ekonomisini… hep ortaokulda öğrendim. Tarih de öğrendim denklem de çözdüm, sıraların üzerinde namaz kılmayı da öğrendim çağdaş romanları da okudum… O zaman okullarda sadece öğretim yoktu, eğitim de vardı.

Büyük umutlarla geldiğimiz “anavatanımız”da ilk korkumu, milliyetçi geçinen bir öğretmen sayesinde yaşadım. Asıl Türkçe öğretmenimiz doğum iznine ayrılınca, derslerimize Eğitim Enstitüsünden 3-5 ayda mezun olan bir öğretmen girmeye başladı.

Hâlâ hayatta olan ve adını bile anmak istemediğim o erkek Türkçe öğretmeni, benim çocuk ruhumda öyle derin yaralar açtı ki unutmam mümkün değil!

Hayatımda, haksız yere cezalandırmanın ne demek olduğunu tahta cetvelle tırnaklarıma vurulduğunda öğrendim. Parmaklarımı bir araya getirtip, tırnaklarıma dik bir şekilde öyle bir cetvel salladı ki faşist ruhlu öğretmen, tırnaklarım parmaklarımın içine geri çakıldı sandım.

Suçum da ne?..

İstiklal Marşı’nın on kıtasını hem ezberleyecektik, hem de çini mürekkebiyle büyük boy kareli deftere el yazısıyla yazacaktık. İstiklal Marşı’nı zevkle, heyecanla ezberlemiştim zaten. Büyük bir gururla okudum da… Ama çini mürekkebiyle kocaman kocaman yazıp, sayfaları kurutup yetiştirmek pek o kadar kolay değildi. Gece yarısına kadar uğraştım, son iki kıtayı yetiştiremedim. Tırnaklarımın geri çakılma işkencesinin tek nedeni buydu. Tek göz evde, on kıtayı hem ezberleyip hem de gaz lambası ışığında akşamdan sabaha kurutup yazamadım diye… Mazeret bile dinlemedi. Üstelik benimle beraber sınıfın çoğu da yetiştirememişti. Hepimizi o işkenceye tabii tuttu.

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” demiş ya Mehmet Akif Ersoy.

Yeşil bayrakları gördükten sonra ben artık korkuyorum… O gurur duyarak ezberlediğim İstiklal Marşı’nı da ne zaman okusam, tırnaklarım acıyor.