Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

Ayasofya’nın derdi, seni mi gerdi Tahsin?

Gündem , 22 Temmuz 2020 Çarşamba, 22:24

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Ortadoğu ve balkonların en büyük okur-yazar ve düşünürü Dişçi Tahsin Bulut, kanal tedavisinden arta kalan zamanlarında Bursaport Sitesi için yazılar kaleme alıyor.

Ayasofya’nın derdi, seni mi gerdi Tahsin?
Sosyal medyada paylaşıldığı için de leyleğin kundakta bebek getirmesi gibi önüme düşüveriyor bazen döktürdükleri.

Kimi vakit attığı başlığa meraklanıp açıp okuyorum, bu kez ne yumurtlamış acaba diye?

Büyük bir Ak Parti kini ve düşmanlığı var Tahsin Bulut’ta.

Ta ANAP döneminden beri siyasi mekanizma bunu bulunmaz Hint kumaşı sanarak hep bir yerlere getirdi, hep bir yerlere getirdi ancak, en son Ak Parti’de “toplumda hiçbir karşılığı olmadığı” iyice görülünce, politikadan malulen emekliliğe sevk edildi.

O gün bu gündür eski partisine düşman kesildi Tahsin Bulut.

Oysa, örgütten sorumlu Bursa İl başkan yardımcılığından, Nilüfer Belediye Başkan adaylığına dek her fırsat sunulmuştu kendisine.

Ancak bunlar yetmezdi!

Milletvekili hatta, bakan olmalıydı Tahsin Bulut.

Söylediğim gibi, dediler ki O’na, “havada bulut, Tahsin sen bunları artık unut”!..

Ardından “abladan” teklif bekledi uzun süre.

İşittiğime göre, abla da yüz vermeyince şu abilerin birinden olsun “bir vekillik bari kopartabilsek” derdine düşmüş son zamanlarda.

Hülasa, bakın yazılarına, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “ak” dediğine “kara”, “kara” dediğine sürekli “ak” der Dişçi Tahsin.

Geçen gün baktım, “Ayasofya Tartışması” ve “Ayasofya Neden Müze Yapıldı” başlıklı iki yazı sıvamış bu.

Yazılarda ne ararsan var:

Kibir, kendini çok büyük görme, kendisi gibi düşünmeyenleri aşağılama, küçümseme filan gırla gidiyor…

Allah’ım, madem Dişçi Tahsin’i yaratacaktın, Aristo’yu niye yarattın?!.

Bu günkü yazımın ana konusu:

“Tahsin’i okuyalım, eğlenelim, gülelim!..”

Hadi buyrun:

 

DTB:

“Oldum olası Ayasofya üzerinden sürdürülen tartışmayı anlamlı bulmam.

Unutmuyorum 1991'deki Anavatan Partisi Büyük Kongresinde, Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz'a karşı seçimi kaybedeceği korkusu ile delegeyi etkilemek için konuşmasında Ayasofya'yı ibadete açacağını söylemişti.

Ben de o zaman o konuşmayı, zırva olarak nitelemiştim…”

(Bu itiraftan çıkan ortaya çıkan sonuç, o vakit Turgut Özal’a da ihanet ettiği, kongrede Mesut Yılmaz’ı desteklediğidir.

Emin Çölaşan gibi resmi tarih yazarlarının “takunyacılar” diye küçümsediği “Milli Görüş” geleneğinden gelen Özal ve Mehmet Keçeciler gibi isimlerin çocukluklarından beri hayali, Ayasofya’nın tekrar ibadete açılmasıydı.

Tabii, doğal biçimde bu güne kadar deve mi yoksa kuş mu olduğu hala anlaşılamamış Tahsin gibiler olayı "zırva" olarak değerlendirirler.

Oysa asıl zırva kendi bakış açılarıdır.)

 

DTB:

“Esasen Ayasofya üzerinden sürdürülen tartışma, aklını başkalarının kılavuzluğu olmadan kullanamayanları kandırmaya dönük ve inancın siyasete malzeme yapıldığı, istismar yüklü bir tartışmadır…”

(Sana “Aristo” diyebilir miyim Tahsin?

Derelerin çakılı, nerden aldın akılı Tahsin?

Herkes aptal, bir tek sen akıllısın memlekette öyle değil mi Tahsin?

Ne kadar sığ, derinliği olmayan bir yaklaşımdır böyle bu?

Halkı ne kadar küçümsüyorsun sen öyle?

O halk ki, dağdaki ilkokul mezunu çobanı bile seni sulu götürür, susuz getirir yamaçtan!

Hem sen “Ayasofya’nın ibadete açılması gerektiğini” savunan insanların kurduğu bir partide yıllarca niye bulundun bakiim?

Yoksa ikiyüzlülük mü yaptın sen?

Nilüfer’de sana oy verenler, akıllarını başkalarının kılavuzluğu olmadan kullanamayanlar mıydı?)

 

DTB:

“Öte yandan Sultan Ahmet Camii, bir yanı ile Ayasofya'nın ihtişamını gölgelemek için yapılmıştır…”

(Buna gölgelemek denemez Tahsin.

Eğer öyle olsaydı Osmanlı Padişahı 1’nci Ahmet, mimarı Sedefkar Mehmet Ağa külliyeyi bitirdikten sonra tarihe not düşer, Doğu Roma İmparatoru 1’nci Justinianus’un, Kudüs’teki yıkılan mabedi kastederek “Seni geçtim Şlomon (Süleyman)” demesi örneğinde olduğu gibi, “Seni geçtim Justi len” derdi!

Ayasofya ne Sultan Ahmet’in, ne de örneğin Süleymaniye’nin, Selimiye’nin ihtişam ve zarafetini gölgeleyemez.

Dünyanın en büyük kubbeli 4’ncü büyük bazilikası olmasıyla anılan Ayasofya’nın çatısı depremlerde defalarca yıkılmış, Sultan Ahmet’in kubbe ve kalem gibi minareleri dimdik ayakta kalmıştır.

Sen kimin değirmenine su taşıyorsun Tahsinianus?..)

 

DTB:

“…Zira Ayasofya müze yapılınca, Sultan Ahmet Camii, en büyük ibadethane olarak ilk sıraya oturmuştur.

Bir kere Ayasofya'yı camiye çevirmek Sultan Ahmet Camii'ni rakipsiz olmaktan çıkarmak, onun görkemine halel getirmek demektir.”

(Halelini yiyeyim, sana bi şey olmasın Tahsin!

Çok komiksin be!

Türkiye’de hiç kimse Ayasofya’nın yeniden cami olmasına karşı görüş belirtmek için bu kadar gülünç bir gerekçe icat edememişti!

Sana şu an “gözümle” gülüyorum, haberin olsun Tahsin!..)

 

DTB:

“Üstelik Ayasofya'yı camiye çevirerek hangi kompleksinizi tatmin etmiş olacaksınız? İstanbul'u yeniden mi fethetmiş olacaksınız?”

(Sana ne oluyo ayol!

Şuralardan, buralardan, biz bi şeylerimizi tatmin etcez işte!..

Sen ne işgilleniyon?

Oğlan bizim, kız bizim!

Sana ne?

Sen git, Ortadoğu ve balkonlardaki saksılarla, kiliseye dönüştürülen camilerle  ilgilen!..)

 

DTB:

“İstanbul artık geriye dönüşü olmayan bir Türk şehridir. Sultan Ahmet'i, Süleymaniye'si ve diğer görkemli camileri ile Ayasofya kompleksini çoktan aşmış bir Müslüman kentidir İstanbul…”

(Milli hassasiyet ve duygulara sahip olmadığın gibi, aynı zamanda bilgisizsin Tahsin!

Yüzlerce yıllık yurdumuz olan  Balkanlardan çekilmeden önce misal, Selanik de en az İstanbul kadar Türk’tü Tahsin!

Orada yaşayan nüfusun da yüzde 80’i Müslümandı.)

Şimdi, yazıya devam etmeden önce kısa bir türkü molası veriyorum; dinleyin, sonra kaldığımız yerden devam:



DTB:

“Tabiatıyla, konuyu bu hacimde bilmeyen ve aklını size kiraya vermiş olanlar var oldukça, siz de Ayasofya masalı üzerinden oy devşirmeye, inancın alanı ile siyasi emellerinizi telif etmeye devam edeceksiniz…”

(Zaten senin hacminde kim bilebilir ki bu meseleyi?

Sana “Aristo” diyebilir miyim Tahsin?

Harcanıyosun sen bu memlekette be yavrum.

Kimse değerini bilmiyo senin.

Cumhurbaşkanı, hatta kral olacak adamsın sen.

Hem, hükümet kararıyla açılmadı ki Ayasofya!

Bu işi ideal haline getirmiş bir derneğin yürüttüğü hukuk mücadelesi sonucu yeniden cami oldu.

İznik’teki Ayasofya da aynı şekilde yeniden camiye dönüştü üstelik.

O vakit niye yırtınmadın Tahsin?

Yoksa Ayasofya üzerinden yeniden kendine siyaset mi devşirmeye çalışıyosun sen?

“Bakarsın CHP seni milletvekili yapabilir” diye mi umuyorsun yoksa?

Havada bulut, Tahsin Bulut, sen bunu unut!..)

 

DTB:

“Ama unutmayın günümüzde cehaletle değil akıl ve bilimle ayakta kalınır ve de abat olunur.”

(Abadını yiyeyim sana bi şey olmasın Tahsin!

Çok kıyak bağlamışsın lafı.

Her yanından akıl ve bilim akıyo. Sana “Sokrates” diyebilir miyim Tahsin?)

………………..

Şimdi de Bulut Tahsin’in “Ayasofya Neden Müze Yapılmıştı” başlıklı muhteşem eserine bakalım ve hep birlikte abat olalım:

 

DTB:

“Ayasofya'nın neden müze yapıldığını bilmeyen Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, BBC ve TRT World'e verdiği demeçte, Atatürk'ün Ayasofya'yı müzeye çevirmek için 11 yıl beklediğini belirterek, konunun tarihi açıdan araştırılması gerektiğini ifade etti.

Oysa Ayasofya'nın neden müze yapıldığı biraz tarih bilgisi olanlar için kolayca anlaşılabilecek bir konudur…”

(Görüyor musun sevgili okur? Bu Tahsin artık hangi ruh halini yaşıyorsa Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ı bilgisizlik yani, cahillikle itham edebiliyor!

Artık işte tam da bu noktada daha fazla dayanamıyorum ve gözümle değil, sözümle de gülmeye başlıyorum ben bu Dişçi Tahsin’e!

Bilgisizlikle suçladığı kişi bir Türk akademisyen, bürokrat ve diplomat.

 



11 Aralık 2014 tarihinden beri büyükelçi sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı sözcülüğü, 2018 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu başkan vekilliği ve Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlık görevini de yürütüyor.

Evrensel bir ansiklopedik site olan Wikipedia şöyle anlatıyor dünyaya İbrahim Kalın’ı:

“Erzurumlu, bir ailenin çocuğu olarak 1971 yılında İstanbul'da doğdu.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde 1992 yılında lisans eğitimini tamamladı.

Yüksek lisans tahsilini Malezya'da tamamladı.

George Washington Üniversitesi’nde beşeri bilimler ve mukayeseli felsefe alanında Molla Sadra’nın varlık görüşü ve bilgi felsefesi üzerine yazdığı teziyle doktorasını tamamladı (2002).

College of the Holy Cross, Georgetown Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi’nde İslam düşüncesi ve İslam-Batı ilişkileri üzerine dersler verdi.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezinde akademik araştırmalar yaptı.

College of the Holy Cross, Georgetown Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nde İslam düşüncesi ve İslam-Batı ilişkileri üzerine dersler verdi.

Felsefe, İslam düşüncesi ve İslam felsefesi üzerine akademik çalışmalarda bulundu.

Doktora öğrenimi sırasında "Mulla Sadra’nin Bilgi Teorisi ve Anti-Subjektivist bir Epistemolojinin İmkânı" konusu üzerine çalıştı.

Japon araştırmacı Toshihiko Izutsu'nın "İslam'da Varlık Düşüncesi" kitabını ve Şazelîyye tarikatının Darkavîyye kolunun kurucusu olan Mulay El-Arabi Ed-Darkavî’nin “Bir Mürşidin Mektupları” adlı kitaplarını Türkçeye tercüme etti.

Halil İnalcık'ın makalesini "İstanbul: Bir İslâm Şehri" başlığıyla tercüme etti.

2005-2009 yılları arasında Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) kurucu başkanlığını yaptı.

2011 yılında Ahmet Yesevi Üniversitesi mütevellî heyeti üyeliğine atandı.

2007 yılında "İslam ve Batı" adlı kitabı yayımlandı.

Bu çalışmasıyla Türkiye Yazarlar Birliği'nin "Fikir Ödülü"nü kazandı.

Macmillan Encyclopedia of Philosophy, Encyclopedia of Religion ve Oxford Dictionary of Islam gibi ansiklopedik eserlere katkılarda bulundu.

2014 yılında "Akıl ve Erdem", 2015 yılında "Varlık ve İdrak", 2016 yılında ise "Ben, Öteki ve Ötesi: İslam-Batı İlişkileri Tarihine Giriş" adlı çalışmaları yayınlandı.

2011 yılında Ahmet Yesevi Üniversitesi mütevellî heyeti üyeliğine atandı.

2019 yılından itibaren İbn Haldun Üniversitesi’nde İslam felsefesi alanında lisansüstü öğrencilerine dersler vermektedir.

Kalın, 29 Mayıs 2020 yılında profesör unvanını almıştır.

2009 dış politikadan sorumlu başbakan başdanışmanlığı görevine getirildi.

Ocak 2010'da kurulan Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü'nün ilk koordinatörü oldu.

2012 yılında başbakanlık müsteşar yardımcılığı görevini üstlendi.

Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte cumhurbaşkanlığı genel sekreter yardımcılığı görevine getirildi.

2014 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından “büyükelçi” sıfatı verilerek "cumhurbaşkanlığı sözcüsü" olarak atandı.

2018 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu başkan vekilliği ve Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlık görevini de yürütmektedir.

Akademi ve bürokrasideki çalışmalarının yanı sıra İbrahim Kalın'ın halk müziği başta olmak üzere sanata yakın bir ilgisi vardır.

Bestelediği eserler arasında "Seni Mene Vermez İse" ve "Elif Bacı" adlı çalışmalar bulunmaktadır.”

Dişçi Tahsin’in adını besmeleyle anması gereken İbrahim Kalın işte böyle bir adam sevgili okur!

Üstelik de Tahsin’e yüz numara kalın gelecek bir devlet adamı!

Sana İbn-i Sina diyebilir miyim Tahsin?..)

 

DTB:

“Dönemin tarihi, ideolojik saplantılardan ve uydurma tarih tezlerinden bağımsız biçimde, objektif olarak araştırıldığında, o döneme ait iki önemli hususun karşımıza çıkmakta olduğunu görürüz.

Birincisi İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nın durumu, ikincisi Hatay'ın topraklarımıza katılma meselesi.

Boğazlar Meselesi

24 Temmuz 1923'de Lozan görüşmelerinde, barışı tesis ederek yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınma ve gelişmesine bir an önce başlamak, İstanbul'un işgalden kurtarılmasını da bir an önce gerçekleştirebilmek için, bazı konularda ileride düzeltebiliriz düşüncesi ile tavizler verdik.

Bunlardan birisi Musul'un durumu, diğeri Boğazlar meselesi, bir diğeri de Hatay meselesidir.

Musul'u, 1925'deki İngiltere destekli provokatif bir ayaklanma olan Şeyh Sait İsyanı ile kaybettik.

Lozan görüşmeleri sırasında, Boğazlar meselesi çözülemeyince, Boğazlar Komisyonu kurulmasını ve Boğazlara Türk askeri birliklerinin konuşlandırılmamasını kabul etmek zorunda kaldık.

Ancak ilerleyen zamanda, bu sorunu çözmek için çok sayıda diplomatik girişime başladık. Bugünkü Birleşmiş Milletlerin o zamanki adı olan Milletler Cemiyeti'nin toplantılarında Lozan'ın Boğazlarla ilgili maddesinin iptalini istedik. Bu arada Lozan Antlaşması'nda yapılacak değişikliği, imza koyan tüm ülkelerin onaylaması gerekiyordu. Bu konuda ikisi de Ortodoks olan Rusya ve Yunanistan engellerinin aşılması kaçınılmazdı.

İşte 1934'te Ayasofya'yı müze yaparak, Rusya ve Yunanistan'ı yanımıza almayı başardık ve 1936'da Montrö Boğazlar Sözleşmesini kabul ettirerek, Boğazlarda Türk askerinin konuşlanmasını ve Boğazlar üzerinde egemenliğimizin kabul edilmesini sağladık.”

(Tahsin’in ya da yine aklını rehber edindiği başka lüzumsuz bir şahsın bu tamamen uydurma gerekçesi ve sunduğu delillerin tümü  saçma!

Birincisi, Ayasofya 1934’te müze yapılarak ibadete kapatılmadı ki!

1930’la, 1935 tarihleri arasında, önce tam 5 yıl kapıları birden bire kilitlenerek “tadilat yapılıyor” gerekçesiyle halkın girişi engellendi.

Ardından da camii vasfını taşıtan unsurlar birer birer kaldırıldı içinden.

Yok efendim 34’te müze yapılmış da 36’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi kabul ettirilmiş de, mış mış!

Bir kere Rusya’nın Montrö konusundaki Türkiye’den yana tavrı ve boğazlara asker konuşlandırmasına olur vermesi bizimle yaptığı saldırmazlık anlaşmasının bir sonucudur.

Hitler ve Musolini’nin boğazlardan Karadeniz’e girerek kendisine saldıracağından, Türkiye’nin de Almanların yanında olacağından korkmaktadır Ruslar.

Yunanistan’sa, İngiltere’ye tabii bir ülkedir o sıra, aynen Türkiye’nin de olduğu gibi!

İngiltere ne isterse sıka sıka yapmak zorundadır; bu durum halen de böyledir!

Montrö, Avrupa ve Rusya’nın Hitler korkusu sonucu Almanların boğazlardan geçme olasılığına karşı Türk askerini kullanmak üzere onaylanmış bizim için yine Lozan kadar çok kötü ve bağlayıcı bir anlaşmadır.

Sen kendi topraklarında bulunan boğazlarda bu gün hükümranlık haklarını hala kullanamıyorsun!

Geçenlerde toplarını Dolmabahçe Sarayı’na karşı çevirmiş vaziyette küstah bir şekilde geçen Rus savaş gemisi, Çinlilerin Ukrayna’dan satın aldıkları uçak gemisi de dahil, tüm ticari gemiler ellerini kollarını sallaya sallaya üstelik de sonsuza dek koşulsuz geçme hakkına sahiptir boğazlarımızdan!

Askeri gemi tonajlarında ve Türkiye’nin de gireceği savaş hallerinde bazı düzenlemeler mevcut sadece.

İstediğin gibi geçiş ücreti bile alamıyorsun; herifler para ödememek için kılavuz kaptan dahi almıyor, arada bir de yalılara giriyorlar dümeni kırıp.

Ne konuşuyon sen Tahsin?

Monrö daha çok Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkelerin güvenliğini sağlamak için yapılmış bir anlaşmadır.

Ayasofya’nın bu konuyla ilgili olduğunu düşünmek için bir delinin seni öpmüş olması gerekir Tahsin!..)

 



 

DTB:

 

“Ayasofya zaten cami idi

Öte yandan Mustafa Kemal Atatürk, bir yandan akıl dolu titiz bir diplomasi ile Türkiye'nin çıkarları için çabalarken, diğer yandan Osmanlı mirasına duyduğu saygının gereği olarak, Montrö Sözleşmesi'nden kısa bir süre sonra, 19 Kasım 1936'da Ayasofya'nın tapusunu, Sultan Mehmet Vakfı adına 'Ayasofya-yı Kebir Camii Şerifi' olarak tescil ettirmiştir.

Yani Ayasofya'yı cami yaptığını iddia edenler, zaten tapu kayıtlarında cami olarak gözüktüğünden bihabermişler…”

(Beş yüz yıl önce kurulan bir vakfın üzerinde mülkiyet hakkı bulunan koca bir yapının camii olarak Fatih Sultan Mehmet tarafından vakfedilmesi gerçeğine rağmen balo salonu olarak mı tescil ettirecekti?!.

Deli mi öptü seni Tahsin?

Madem tapuya cami olarak tescil etti, peki neden cami olarak kalmasına izin vermedi?

Kafayı hiç çalıştırmıyor musun sen?

Zaten vakıf senedinde cami olan bir yeri tapuya cami olarak tescil ettirmek ancak, ibadet yeri olarak kullanılmasına izin vermemek neyle açıklanabilir Tahsin?)

 

DTB:

“İhanet

Tarihe ideolojik taassupla ve takıntılı reflekslerle bakmak aklı kör eden oldukça yanıltıcı bir tutumdur. O kadar ki, usta diplomasi ile elde edilmiş kazanımları anlayamayıp, yapılanları ihanetle suçlamak gibi bir cehaletin içine düşersiniz.

Ya da bilinen tarihi gerçeklerin üzerini maskeleyerek, beylik laflarla taraftarlarınızı ikna edebilirsiniz.

Ama aklıyla alay ettirmeyenleri asla ikna edemezsiniz.”

(Burada işte ilk cümlende tamamen kendini tarif etmişsin!

Öncesinde pagan dönemde Artemis Tapınağı olarak inşa edilen, sonrasında 3 kez yıkılıp yeniden yapılan, her gelen kavmin kendi inanç ve mezhebine göre ibadet yeri olarak kullandığı, Fatih’in harabe halde bulup, yeniden ayağa kaldırdığı, Mimar Sinan’ın eli değmeden önce kubbesi daha evvel defalarca çöken, Türkler sayesinde korunup bu güne gelebilen, milletimizin Avrupa yakasındaki en büyük mührü, Türk devletinin hükümranlık onurunun simgesi, 500 yıla yakın cami olarak kullanılmış bir binanın yeniden ibadete açılması, kafalarında hala kırık plak dönen bazı iflah olmaz eski sol’ucanların çenelerinin düşmesine neden olabilir de bu durum, seni neden rahatsız etti Tahsin?

Dünyada Ortodoks Hristiyanların hamisi Rusya bile buna ses çıkarmazken sana ne düşüyor Tahsin?

İnsan beyninde beklentiler prim yapar.

Siyasi rant açılana kadar olur; açıldıktan sonra artık kimse bu meseleden beslenemez.

Karşı olanlar da beslenemez.

Sen bu güne kadar hangi çiviyi çaktın, hangi eseri, hangi çeşmeyi bıraktın da ömrün boyunca boş beleş konuşup durmaktan başka, madem bir hayrın dokunmuyor bu millete, hiç olmazsa düşmanlık yapma, haset yapma, çenene, diline  hakim olmayı becer Dişçi Tahsin!..)