Bursa
Hafif Sağanak Yağışl
14.8°
Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

Bayram bizim neyimize?

Gündem , 28 Temmuz 2020 Salı, 10:40

Birkaç gün önce, basından sansürün kaldırılışının 112’nci yıldönümüydü. Haftada iki gün yazdığımdan, yüreğimizi dağlayan gündemlere ancak yetişebiliyorum. Tarihlere işlenmiş önemli günler bu yüzden bazen es geçilebiliyor. Ama kendi mesleğimi ilgilendiren basından sansürün kaldırılışının yıldönümünü atlayamazdım. Gecikmeli de olsa bu konuda yazmak istedim.

Bayram bizim neyimize?
Fikirlerin hapsedildiği, kalemlerin zincirlendiği, ekranların karartıldığı bu günlerde sansürün kaldırılışının bayram olarak kutlanması mümkün değil elbette.

Bursa Valisi Yakup Canbolat, eski devlet geleneğini sürdürerek bu önemli günde bir mesaj yayınlamış biz gazeteciler için…

Demiş ki…

”24 Temmuz 1908 tarihi, basın tarihimiz için önemli dönüm noktalarından biri, basından sansürün kaldırılış tarihidir. Basın tarihimiz için önemli bir gün olan bugün ülkemizde ‘Gazeteciler ve Basın Bayramı’ olarak kutlanmaktadır.”

Hayır Sayın Valim, artık kutlanmıyor.

Daha doğrusu kutlayamıyoruz.

Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Bursa’da da bu görevi yapmaya çalışan bir-iki gazeteci hapse girip çıkmaktan bitap düşmüş, hapse girmeyenler de suya sabuna dokunmadan bin bir cambazlıkla bu işi en az hasarla yapmaya çalışıyor ya da tamamen trolleşmiş sadece bilgi kirliliği yaratıyor.

Velhasılı, bayramlık bir durum yok ortada, karalar bağlayıp ağlaşıyoruz işte...

Yine de, devletin Bursa’daki en büyük temsilcisinin böyle güzel bir mesajla mesleğimizi yüceltmesi çok hoşumuza gitti tabii.

Mülkiyeli olmak böyle bir şey işte…

Bu arada belirtmeliyim ki Sayın Valim, ben de sizin mezun olduğunuz Mülkiye’nin, 1402 sayılı yasadan kurtulabilen çok değerli hocalarından eğitim alma şansına nail oldum, bitişiğinizdeki Basın Yayın’da dört yıl öğrenciyken…

Tabii siz onu İletişim Fakültesi olarak biliyorsunuz, çünkü bizden sonra fakülte yapıp Mülkiye’yle kan bağını kesmişlerdi. Ama bizim Mülkiye’ye olan gönül bağımız nedense hep sürmüştür.

O yüzdendir ki nerde bir Mülkiye mezunu görsek, aynı yemekhane kuyruğunda soğuk makarna fıkrası dinlemişliğimiz vardır deyip onu diğer kaymakamlardan, valilerden ayrı bir yere koyarız.

Ne güzel ifade etmişsiniz mesajınızda basının bir ülkedeki işlevini. Sizin böyle düşünmenizin altyapısını sağlayan aynı hocalar bize de böyle öğrettiler işte...

“Kamu adına gerçekleri araştırarak doğru ve gerçek haberlerle kamuoyunu aydınlatma görevi gören, gelişen yapısıyla milletimizin sesi olan basın, demokratik hayatımızın vazgeçilmez unsurlarından birisidir.

Gerek ülkemizin gerekse Bursa’mızın gelişmesinde, kalkınmasında, güçlenmesinde ve her alanda hedeflenen başarıya ulaşmasında basın mensuplarımızın gösterdikleri duyarlılık ve bu konuda yaptıkları başarılı çalışmalar büyük katkı sağlamaktadır. Yine ülkemizin hedefleri doğrultusunda milletimizin sesini uluslararası alana taşıma noktasında da basınımız çok büyük bir sorumluluk üstelenmekte ve bu sorumluluğunu yerine getirmektedir.”

Dahası, “Basın; yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü kuvvettir” diyerek demokratik bir ülke için mesleğimizin ne denli önemli ve vazgeçilmez olduğunu vurgulamışlardı.

Biz de öyle öğrendik, mesleğimizi bu doğrultuda yapma anlayışına sahibiz. Siz nasıl kamu görevi yapıyorsanız biz de toplumun daha insanca ve daha demokratik bir ülkede yaşayabilmesine hizmet etmeye çalışıyoruz.

Nerde yanlış işleyen bir çark görsek, nedenini araştırıp çözüme katkıda bulunması için haber yapıyoruz.

Nerde hakkı yenen bir vatandaş görsek, başkasının canı yanmasın diye haber yapıp uyarıyoruz.

Habere konu olan bazı kişiler bize çok kızıyorlar ve “Sana ne?..” diyorlar ya, biz onlara bir kamu görevi yaptığımızı anlatamıyoruz. Sokakları süpüren çöpçüye “Niye süpürüyorsun, sana ne?” diyorlar mı hiç? Durum bu kadar net aslında…

Bir de diyorlar ki, “Hep kötü şeyleri haber yapıyorsunuz, hiç mi iyi şeyler olmuyor bu ülkede?” diye… Yapmaz olur muyuz, yapıyoruz elbette ama hep iyi şeyleri yaparsak toplumun refahına katkımızın olmadığına inanıyor, enerjimizi bunlara harcamamaya özen gösteriyoruz.

Görevimizi yapmaya çalışıyoruz çalışmasına da, bize hocalarımızın öğrettiği gibi bir gazetecilik her zaman mümkün olamıyor. Güya sansür 1908 yılında kaldırıldı, bizim önümüzde hep engel, hep ceza hep aba altından sopa…

Bilgiyi toplamak ayrı bir dert, kullanmak ayrı…

Neler gelmiyor ki başımıza!..

Hakkını arayanları haber yapınca anarşist diye ikide bir hapse atılanı mı sorarsınız…

Devletten ihale kapma yarışında çevrilen dolapları ortaya çıkardığı için bir köşede kıstırılıp demir çubuklarla öldüresiye dövüleni mi…

SİT alanına ayrıcalıklarla kondurulan lüks oteli haber yaptığı için tehdit edileni mi…

Marmara Bölgesinin içme suyu rezervi olan İznik Gölü’nün suyuna göz koyup pancar üreticilerinin köküne kibrit suyu döktüren en tepeden torpilli yabancı şirketi yazdığı için işten atılanları mı…

Dava üstüne dava açılıp hayatından bezdirilenleri mi…

Evine ekmek ve tuz götürebilme uğruna, reklam metinlerini haber yerine kullanmak zorunda bırakılanları mı…

Sarı basın kartını sürdürme aşkına sararıp solanları  mı…

Gazeteciler gazetecilik yapamazken ortalıkta ‘gazeteciyim’ diye dolaşıp tüccarlık yapanları mı...

Hangi birini anlatayım?

Sanırsınız ki “basmak” sözcüğü bir emir kipi almış da “basın” olmuş…

“Üzerine basın geçin!”

Ahval ve şerait bu minvaldeyken bu yazıya çok basmakalıp bir deyişle, “Bayram bizim neyimize” demekte haksız mıyım?