Bursa
Çok Bulutlu
13.4°
Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

Gerçeğin dekora ihtiyacı olmaz

Yaşam , 13 Kasım 2020 Cuma, 10:59

Gerçeğin dekora ihtiyacı olmaz
Ülke olarak hatta dünya olarak 2000'li yılların en zor senesinden geçiyoruz...!

Etrafımızda ne kadar çok mutsuz insan var dikkat ettik mi hiç?

Kendi mutsuzluğumuzdan başımızı kaldırıp da başkalarının mutsuzluğuna bakamıyoruz bile...

Kimse hakikatten daha hızlı koşamıyor, olmuyor, kaçılmıyor...

Ve hiç bir şey durduğu yerde durmuyor, olduğu yerde kalmıyor, tıpkı boyumuzu fersah fersah aşan hayat pahalılığı gibi, üzerine tuz biber olan doğal afetler gibi!

İnsanlar ne bitmedik bir senesin 2020 diye bağırıyor.

Dünya insanını görme imkanım yok ama ülkem insanına şahidim ve görüyorum ki yüzler gülmüyor, mutsuz!

Ağlamakla şaşkınlık arası o yüz ifadesi; lambası kırılmış, dileklerini gerçekleştirme gücünü kaybetmiş masal cini gibi.

Hepimiz; devrilmiş sandalyeler, örtüsü uçmuş masalar, yarısı yenilip bırakılmış pasta dilimleri, dökülüp saçılmış limonata gibiyiz!

Yorgun... Mutsuz… Kırgın… Endişeli… Agresif...

Sürekli kaygılanan birer hayalet!

Hep bir telaş, hep bir endişe, yarınlara korku ile bakan gözler görüyorum ve bu beni umutsuzluğa sürüklüyor.

Acı insana yakışan bir duygu olmamalı, keder de öyle .

Eşit olmalı keder ve neşe...

Öyle yaşayabilirsin hayatta.

Herkesin gündeminde virüs, deprem, ekonomi var.

Geçim, yeme içme, iş güç bunlar ilk sırada yer alıyor.

Esnafın, pazarcının, emeklinin, çalışanın, memurun, işsizin gündemi tasası geçim ve geçinme!

Sağlık personellerinin endişesi iyileştirme, sakınma!

Emniyeti sağlamaya çalışanlar kayıp şehrin kayıplarına karışmış durumda!

Güvenliğimiz, güvencemiz ne halde onu hiçbirimiz bilmiyoruz!

Kadına şiddet, çocuk istismarı, doğa katliamı, hayvana eziyet, insanlar üzerindeki psikolojik baskı, gelecek endişesi ortada...

Bu aralar hiç olmadığı kadar kimyamızı zorluyoruz!

Korku ve panikten kimse işine odaklanamıyor.

Biz halk olarak bir şey yapamıyoruz...

Ne okuyabiliyoruz, ne bir şiir yazabiliyor, ne bir şarkı söyleyebiliyoruz, ne kendimize yetebiliyor, ne de bir başkasına el uzatabiliyoruz.

Kendine yetişemeyen başkasına koşabilir mi? Hiçbir şeyden tat alamıyoruz…

Ve dahası bir şeyleri paylaşamıyoruz…

Ağzımız acı, beynimiz ekşi, bedenimiz kırık, ruhumuz buruk!

Biz nasıl hayatta kalabilirizin mücadelesini veriyoruz. Gerçekten mahcubiyetin, bilinmezliğin, tedirginliğin dibini sıyırıyoruz!

İnsanlar sadece koronadan ölmüyor.

Stresten ölüyor, geçim sıkıntısından ölüyor, kavgadan ölüyor, şiddetten ölüyor, haksızlıktan ölüyor, cehaletten ölüyor, değersizlikten ölüyor!

100 yılda bir karşılaştığımız salgın karşısında hiçbir hazırlığın olmamasından ölüyoruz...

Her yıl sallanacağız, yıkılacağız söylentisi olduğu halde tedbir alınmamasından ölüyoruz...

Heyelanın, dere yataklarının varlığını bile bile dere kenarına inatla kurduğumuz haneler ile ölüyoruz...

Kimseye kalmayacak dünyanın açgözlülüğü, hasetliği, kıskançlığı, kibri, cimriliği ile her gün ölüyoruz...

Dertten üzüntüden hastalanıyor, tekrar sağlığı kazanmak için bu kez de ilaçlardan ölüyoruz...

Ahlâk çıkmazının ortasında cahillikten sürüne sürüne ölüyoruz...

Eğitimin eğitemediği çirkinlikten kötülükten bulaştıra bulaştıra ölüyoruz...

Alt yapısını oluşturamadığımız her neden insanlığı öldürüyor.

Getirilen yasaklar ise hayatımızda ki riskleri hortlatıyor!

Tedbiri alınmayan ne varsa onun iyileşme ihtimali yok ama koronadan iyileşme ihtimali var.

Düşüne düşüne kanser olmakta var...

Stresin çağırmadığı hastalık yok.

Yetersizlik, kangren olmuş yaradan farksızdır.

Bir toplumda sevgi ve saygı bitmişse insanlık bitmiş demektir.

Bir memlekette köylü ve esnaf çökmüşse ülke çökmüş demektir.

Toprağı kurutan, milli ve manevi değerleri yok saymaktır.

Her alanda güvenin sıfırlandığı noktada ölümü bekleyen hasta misali umutsuzca bekliyor insanlık.

Dalga dalga yayılan salgından önce insanlar yoksulluk nedeniyle ayakta kalmaya,

"Harman veresiye, kim ölesiye, çok sıkıştırırsan inkar edesiye" mantığı ile sentetik olmaya çalışıyor.

Gelişmiş toplumlarda bunlar aşılır... İnsanlar sanatla, müzikle, sosyal aktivitelerle uğraşır, zihinlerini geliştirirler...

Bizde ise zihinlerimiz midemize hapsedilmiş, karın doyurma derdini sırtımıza yüklenmişiz!

Bu halk acı, keder, endişe gibi yarınlara dair kaygıları hak etmiyor.

Daha fazla akılla, inançla sınamayın...

Üretmeden tüketmenin acı tablosunu görüyor ve yaşıyoruz.

Şükür etmek yetmiyor... Balık yemeyi değil balık tutmayı öğrenmeye ihtiyacımız var bizim...

Askıda ekmek değil, iş, aş gerek bize!

Bir gıdım vicdan, vicdanın getireceği güven, güvenin vereceği adalet, adaletin sağladığı huzur gerek bize!

Aritmetikle geometriyi öğreten zeka yolu gerek bize..!

Geçmişinden ders alanlar gerek bize..!

Aydınlığı ilimde bilimde görenler gerek bize..! Yüreği güzel insanlar, samimiyetin gerçekliğini yaşatan insanlar, kalbimizi sevgiyle doyuracak insanlar, ruhu ruhumuza değecek, mesleğini layıkıyla yapan insanlar gerek bize!

 

Okula gitmekle eğitim öğretim seviyesi yükselmiyor!

İstihdam edilemeyen vatandaşın yaşam standardı olmaz

Geleceği aydınlatmadan gençlerden yarına dair hiçbir umut beklenemez.

 

Tahammül edemediğim nedenlerden biri de; insanların duruşundan, tarzından, kökeninden, düşüncesinden, inanışından, varlığından, kimliğinden ayrıştırılması...

Şarkıcı, Sanatçı, Psikolog, Doktor, Mühendis Avukat, Polis, Öğretmen, işçi, çöpçü, iyi kötü çirkin güzel üzerimize bir çok sıfat ekleniyor öyle ya da böyle ama kaldır hepsini insanız. İnsanın insan tarafını görmemiz gerek.

Bir arada yan yana omuz omuza durabiliyorsak hayat anlamlı.

Hayallerimize, vicdanlarımıza reklam arası versek de, her ne kadar fikir, düşünce ayrılığı yaşansa da bu zorlu süreci kenetlenerek atlatacağımızı ümit ediyorum.

Maddi manevi yokluğu birlikte kazanacak, kayıpları yerine koymayı bütünlükle pekiştireceğiz. Gidenleri geri getirmek gibi becerilerimiz olmasa da gelenleri hoş geldinler ile karşılamayı beraber yine yeniden öğreneceğiz ve başaracağız.

Doğayı güzelleştirmenin ve canlı tutmanın, acıları kapatmanın, yaraları sarmanın, yaşadığımız anı ve yaşanacakları güçlü kılmanın, çevremizi, evimizi, ailemizi, dostlarımızı iyileştirmenin tek yolu, Sevgi... Saygı... Hoşgörü.