Bursa
Parçalı Bulutlu
11.9°
Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

İpler kimin elinde?

Gündem , 10 Kasım 2020 Salı, 13:30

İpler kimin elinde?
Bugün Atatürk’ün ölümünün üzerinden tam 82 yıl geçmiş. Ömrü savaşlarda, cephelerde geçen, bize paha biçilmez bir Cumhuriyet bırakan Atatürk, çok genç bir yaşta, 57 yaşında hayata gözlerini yummuş. Onca savaşın ardından kurduğu Cumhuriyet’te ise sadece 15 yıl yaşayabilmiş.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı, Türk milletinin saygın ve şerefli bir millet olarak yaşaması amacıyla başlatmış ve bu nedenle de “Ya istiklal ya ölüm!” demiş. Ülkemizin iç ve dış siyasetini hiçbir devletin müdahalesi olmadan yürütmesini her şeyden çok önemsemiş. Bu nedenledir ki, Atatürkçülüğün en önemli ilkesi bağımsızlıktır. Bağımsızlık, O’nun karakteridir.

“Siyasî, malî, ekonomik, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bunların herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğunu ifade eder."

“Bağımsızlıktan yoksun bir millet, ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun, uygar insanlık karşısında uşak olmak durumundan yüksek bir muameleye lâyık olamazdı. Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden yoksunluğu, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildi. Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı getirmelerine asla ihtimal verilemezdi.”

Özetle, Atatürkçülüğün özü ve amacı, millî sınırlarımız içinde, millet egemenliğine dayalı, bağımsız bir devlet olmak ve bu uğurda her türlü özveriyi her an yapmaya hazır olmaktır.

Nitekim 1927 yılında gençliğe hitap ederken bunu belirtmiş ve Türk gençliğine şöyle seslenmiştir:

“Ey Türk Gençliği! Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuza dek korumak ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. Gelecekte bile seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek iç ve dış düşmanların olacaktır.

Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyeti savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için içinde bulunacağın durumun olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!

Bu olanak ve koşullar hiç uygun olmayan bir durumda kendini gösterebilir. Bağımsızlık ve cumhuriyetini yıkmak isteyecek düşmanlar, dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir galibiyetin, bir gücün temsilcisi olabilirler. Zorla veya hile ile kutsal yurdun bütün şehirleri teslim alınmış, bütün işletmeleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olanı ise, ülkede iktidara sahip olanlar gaflet, sapkınlık ve hatta ihanet içinde olabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri kişisel çıkarlarını, işgalcilerin siyasi amaçlarıyla birleştirerek düşmanla işbirliği yapabilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde ezik ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin evladı! İşte bu durum ve koşullar içinde bile görevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun güç, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Ne yazık ki O’nun ölümünden sonra, bağımsızlık politikalarından sapmalar başlamıştır.

Atatürk döneminden sonra, en uzun Dışişleri Bakanlığı yapmış olan İhsan Sabri Çağlayangil, anılarını anlatırken, karşılaştıkları sorunları çözmede Atatürk’ün bıraktığı anahtarı kullandıklarını şu sözlerle ifade ediyor.

“Biz hassas bir bölgede yaşıyoruz. Hangi bloka dahil olursak olalım, burada çok iyi komşuluk ilişkileri içinde olmamız gerekir. İyi komşuluk ilişkileri olabildiğince tarafsız olmaktır. Atatürk bir ideolog olmaktan ziyade bize gerçekçiliği ve akılcılığı öğretti. Elimize, olayları çözmek için anahtarlar verdi.”

Çağlayangil, kendisiyle yapılan röportajlarda ve 1990 yılında yazdığı  “Anılarım” adlı kitabında, Atatürk’ün ölümünün üzerinden otuz yıl gibi bir zaman geçtikten sonra ülkenin kaderinin kimlerin elinde olduğunu göstermesi bakımından oldukça ilginç olaylara yer verir.

“Geri kalmış ülkelerdeki darbelerde CIA kokusu aranmasını” söyler mesela…

“Adamlar saklamıyorlar ki! Türkiye’de iki darbe hareketi olmuştur (27 Mayıs ve 12 Mart), ikisini de CIA’nın yaptığını Ekonomist dergisi açıklamıştır.”

“CIA’nın adamı olursunuz, onun adına çalışırsınız ama bundan sizin haberiniz olmaz” der ve 12 Mart 1971’den üç ay önce yaşadığı bir olayı anlatır.

“Ben Dışişleri Bakanıydım. Amerikan Büyükelçisi bana geldi. ‘Sayın Demirel’e lütfen söyleyiniz. Sizde nerede, ne kadar haşhaş ekiliyorsa onun parasını peşin verelim, ekimi durdursunlar,’ dedi. ‘Peki söylerim,’ dedim. Sayın Demirel’e söyledim. Aldığım cevap şöyleydi:

‘Bizim 27 ilimiz ve çevresinde haşhaş ekiliyor. Bizde ismini afyondan alan iller var. Bunu yapamayız. Ama ekim alanlarını giderek daraltabiliriz.’

Gittim Amerikan elçisine söyledim. Bana, ‘Beni bu konuda bir kere de Başbakanınızla görüştürebilir misiniz?’ dedi. ‘Peki söylerim,’ dedim. Gittim Sayın Demirel’e yine söyledim. Demirel kabul etti. Görüşüldü. Aynı cevabı verdi Demirel. Bu görüşmeden sonra Amerikan Büyükelçisi, ‘Çok yazık. Bundan sonra fena neticeler doğacak,’ dedi. Çok fena neticeler belli oldu. Üç ay sonra bizim hükümetimiz düşürüldü.”

Bugün geldiğimiz noktada yaşadıklarımızı gözümüzün önünden geçirelim bakalım, nereden nereye gelmişiz… O’nun bize emanetini koruyabilmiş miyiz? O’nun destansı bir milli mücadele sonucu elde ettiği değerlere yeterince sahip çıkabilmiş miyiz? Herkes şapkasını önüne koyup düşünmeli…