Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

Kuş meselesi

Yaşam , 02 Eylül 2020 Çarşamba, 19:20

Kuş meselesi
Son dönemde iki arkadaşımın kuşlarla başı dertte.

İlki, bizim Osman Güleç.

Osman’ın, Gaziakdemir Mahallesi’ndeki işyerinin bulunduğu sokakta Bursa’nın pek çok yerinde olduğu gibi “park sorunu” var.

Mecburen, tam atölyesinin önüne koyuyor arabasını her gün Osman.

Tam üstünde de üç fazlı elektrik telleri ve metal bir direk var.

Müdavimleriyse karga ve güvercinler!

Tam Osman’ın arabasının ön camına denk gelecek şekilde mütemadiyen her gün sıçıyorlar!

Garibimin aracı akşam olduğunda umumi helaya dönüyor adeta!

“Kışt” diyor, “pişt” diyor, “hişt” diyor, kuşlar Osman’ı zerre kadar bile takmıyor!

Habire sıçıyorlar.

Zevk edinmişler, memlekette dünya kadar alan varken gelip Osman’ın tomofiline pisliyorlar!

Osman’ım akşama kadar elinde pet su şişesi, havalara havalara attırarak karga kovalıyor ama nafile!

Allah sabır versin!

Bence bir “karga muskası” yazdırıp, assın dükkanına; bu işin başka çaresi kalmadı artık!

Son dönemde kuşlardan dertli olan bir diğer insan da arkadaşım ünlü Düşünür, Söylenir ve Yazar Can Ertan!

Can’ın son muhabbet kuşu balkonun penceresinden kaçmış yine geçenlerde!

Çok duygusaldır Can’ım!

Ne zaman arasam ağlıyor!

Bilirim o acıyı.

Kezban’ın, Beyaz’ın ve Ayça’nın ardından bu yaşta ayrı ayrı tam 3 gün boyunca sicim gibi gözyaşı dökmüş biri olarak, hayatını paylaştığın canlıların yitip gitmesi ne demektir iyi bilirim.

Kuş deyip geçmeyin…

Can’ın hayat kaynağıydı o muhabbet kuşu.

Başına konar, parmağına konar, bıcır bıcır öter, O’na moral verirdi.

Yıllar önce evimizin çatı katındaki öğrencilik yıllarımı geçirdiğim odamda bir tanesini de ben beslemiştim.

Bir gün okul dönüşünde yatağımın üstünde sadece iki ayağını buldum.

Ne yapıp edip içeri girmiş, sarı kedi mideye indirmişti zavallı kuşumu!

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra bizim alt katta bekar bir muhasebeci yaşadı.

Akşamları eve gelmeden önce Heykel’deki Bacanak Birahanesi'nde demlenir, sonra açardı apartmanın dış kapısını anahtarıyla güçlükle.

Şişe dibi gibi kalın, kocaman gözlükleri vardı.

Sonra bir gün ayağı kayıp merdivenlerden kafa üstü düşmüş bu adam.

On beş-yirmi gün kadar da hastanede kaldı.

Sonra kafası çalışmadı adamın!

Bir şey sorduğun zaman bön bön bakar oldu insanın yüzüne!

“Kafası Çalışmayan Adam” adını koydu tüm mahalleli!

Kafası Çalışmayan Adam aşağı, Kafası Çalışmayan Adan yukarı!

Sokağın bakkalı bile veresiye defterine adını “Kafası Çalışmayan Adam” olarak kaydetti onu!

Sonra bir gün uzun bir tatile çıkacaktık ailece.

Binada da kimse yok…

Muhabbet kuşumuzu kafesinin içinde Kafası Çalışmayan Adam’a teslim edip, biz dönene kadar bakmasını rica ettik.

Başını salladı bu isteği onaylayarak.

Ardından on gün kadar sonra geri döndüğümüz saatte evin zili çaldı.

Kapıyı açtım, Kafası Çalışmayan Adam karşımda, elindeki kafesi tutuyordu.

“Kurudu” dedi büyük bir mahcubiyet haliyle.

Belli ki yemini ya da suyunu vermeyi unutmuştu Kafası Çalışmayan Adam kuşun!

Hayvan da ölmüş ve biz gelene kadar kurumuştu oracıkta.

Bir daha da muhabbet kuşu almadım.

Fakat Can Ertan aldı.

Yeni kuşunun adını da “İlham” koydu.

Pek mutlular şimdi her ikisi de.

İlham, Can’a ilham veriyor, Can da bana!

Bayılıyorum Can’ın klasik “söylenme” hallerine!

Daha da ötesi Can’ın zekasına, hafızasına, entelektüel birikimine hayranım aslında.

Benim zekam da fena değildir ama akıllı değiliz her ikimiz de!

Akıllı olsaydık, dahası mesleğimiz yerine çıkarlarımızı düşünseydik eğer, altımızda kendimize ait birer araba ve başımızı sokacağımız evimiz olurdu!

Can Ertan’a çok şey borçluyum.

Her seferinde zenginleşiyorum O’nunla konuşunca.

Filmden, müzikten, sanattan, spordan, siyasetten bahsedip, saatlerce sohbet edebiliyoruz.

Futbolun sadece futbol olmadığını bilecek kadar derin bir bilgi birikimine sahiptir Can.

Geçenlerde yine söylenerek dedi ki, “Babasından milyonlarca miras kalan biriyle, benim aynı koşullarda rekabet etmem mümkün mü”?

Evet…

İsmi muhtemelen gerçek değil, Emre Yılmaz 1960’ta İstanbul’da dünyaya geliyor ve Robert Koleji’ni bitirip, İtalya ve Amerika’da tarih okuduktan sonra, Harvard Üniversitesi'nde yakın doğu masteri yapıyor.

Ardından Columbia Üniversitesi'nde MBA de yapıyor ve devamında  1985 yılında yurda dönerek babasının işlerinin başına geçiyor.

Sonra, sıra dışı bir tavırla 1995 yılında bütün her şeyi tasfiye ederek yazarlığa başlıyor Emre Yılmaz.

“Bir İş Adamına” aforizmalar isimli kitabını çok uzun yıllar önce okumuştum.

Çarpıcı ve insanı sarsıcı tespitleri vardı yazarın.

Şöyle başlıyordu tavsiyelerine:

“Ruhunu sat.

Hemen, bir an önce sat ve kurtul.

Nerede ve nasıl mı satmalısın?

Piyasa seni bulacak merak etme!

Ondan sonrası daha kolaydır.”

 

………….

 

“İşadamlığını dürüstçe üçten alıp, dürüstçe beşe satmak zannetme.

Onu yapana esnaf derler.

İşadamlığı, ihtiyacı olan aptaldan aptalı oynayarak üçe alıp, ihtiyacı olmayan aptala yine aptalı oynayarak beşe satmaktır.

Buradaki hüner, üçe alıp beşe satmak değildir.

Aptalı bir star kalitesinde oynayabilmektir.”

 

……………….

 

“Genç adam, sen en büyük olmaya çalış ama hiçbir mesleğin en büyüklerine güvenme, en büyük yazar da en büyük holding sahibi gibi tehlikeli bir adamdır!

Onların da büyüklük, şöhret ve başarı merdivenlerini ancak senin gibi tırmanabileceklerini unutma.

Yazarlara “Kalemini kır ama satma” derler.”

İşadamlarının çok iyi bildikleri gibi satmanın ve satın almanın kırk türlü şekli vardır.

En usta işi satın almalarda paranın sözü bile edilmez.

Yepyeni rollerden söz edilir.

Heyecanlı filmler vaat edilir.”

 

…………………..

Şimdi geliyoruz, Emre Yılmaz’ın Can’ın söylemine dair fikirlerine:

“Kölelerin ve çocuklarının hakları olur.

Efendilerin ve çocuklarınınsa imtiyazları.”

 

………………

 

“Efendi imtiyazının en büyüğü mirastır.

Mülk edinmek bir yaşam süresiyle sınırlı olmak şartıyla bir hak olarak kabul edilse bile, bu hakkın veraset yoluyla hiç de hak etmeyen çocuklara geçirilmesi imtiyazdır.

Hem sınırsız miktarda ve değerde mülkiyet edinmeye “hak” de, hem de bu hakların veraset yoluyla hiç de hak etmeyen çocuklara devredildiği bir düzene “imtiyazsız” de.

Dahası bu zengin çocuklarıyla, fakir çocuklarının arasındaki okyanusa da “fırsat eşitliği” de!..”

 

…………………

 

“İşte bu yüzden veraset vergisi yüzde 100 olmadan kapitalizmin “fırsat eşitliği” ilkesi içi tamamen boş bir palavradır.

Parlak sözlerle kandırmaktır.

Onbinlerce iş kölesi çalıştıran bir mülkiyetin babadan oğula devredildiği bir dünya ne demokratik, ne de eşitlikçi olur.

Neo feodal olur.

Her şey başa döner.

Bundan da en  çok biz kapitalistler zarar görürüz.

Son iki yüz yılda elde ettiğimiz olağanüstü kazanımlarımız maazallah bir devrimle çöpe gider!..”

 

………………….

 

“Tarihte ne zaman en zengin yüzde 1 aynı bu gün olduğu gibi en fakir yüzde 50’den daha fazla zengin olmuş ise bu fark muhakkak ya ayaklanmalar ya da savaşlar yoluyla mutlaka kapanmıştır.”

 

………………….

 

Şimdi tabii, sevgili okur…

Yazımı “futbola” bağlayarak bitireyim.

Futbol nankördür, seyirci nankördür; asla tatmin olmaz.

Bursaspor’un yeni başkanı Erkan Kamat’a nasihat olacak kıssayı yine Emre Yılmaz’ın kitabının 116’ncı sayfasından aldığım bir hikayeyle örneklendireyim:

“Hasan isminde müthiş bir çapkın varmış.

 Yirmi kadınla bile yatsa yorulmak bilmezmiş.

 Hasetlerinden çatlayan arkadaşları iddia etmişler:

 “Yirmi kolay, M. Ç bile yapıyor onu, üstelik de kameraların önünde!

 Sen sıkıysa 100 taneyi becer de görelim?!.

 Siciline güvenen Hasan, “Hodri meydan” demiş.

 “Ben de yaparım, hem de öyle üç-beş kameranın önünde değil. Bursaspor Stadyumu’nda, kırk bin kişinin gözü önünde!..”

 Gün gelmiş, stadyum dolmuş.

 Sahanın ortasına kurulan yatağın ucuna Beşiktaş’ın en namlı 100 hatunu sıralanmış.

 Tezahürattan ortalık yıkılırken Hasan başlamış icraata.

 Yirmiyi, elliyi bir çırpıda geçmiş adam.

 Yetmiş, seksen derken, sıra doksana gelmiş.

 Doksanbir…

 Doksaniki…

 Doksanüç…

 Bütün stadyum hep bir ağızdan saymaya başlamış.

 Doksanbeş de işte öylesine ite kaka geçiştirilmiş.

 Tüm satadyum “Doksan altı, doksan altı…” diye tempo tutarken o da geçiştirilmiş.

 Halk iyice azmış.

 Hasan, son raunda çıkan boksörler gibi doksan yediye de ulaşmış.

 Sonra, bir-iki gidip gelmiş ama artık nafile!

 Aniden gözleri kararmış ve yan tarafa doğru devrilivermiş!

 Bütün stadyum hemen ayağa kalkmış ve hemen başlamışlar hep birlikte bağırmaya:

 “İbne Hasan, İbne Hasan, İbne Hasan!..”

İşte onun için çok önemli bu “kuş meselesi”; ya kaçar ya sıçar ya da “Kafası Çalışmayan Adam’ın” eline kalırsınız haberiniz olsun!