Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

Medyanın dayanılmaz cazibesi

Gündem , 06 Kasım 2020 Cuma, 09:48

Medyanın dayanılmaz cazibesi
Şu bizim medya sektörü kadar acayip bir sektör yok sanırım.

Sektör o kadar deforme olmuş ki, sağını toparlasan tutmuyor, solunu bağlasan olmuyor, ortada birleştirsen durmuyor. Dökülüyor yani…

Ben Bursa’da yaşadığım için yerel medyaya ilişkin gözlemlerime dayanarak, tamamen subjektif görüşlerimi sizinle paylaşacağım.

Daha doğrusu mesleğe dışardan bakanlara içerden bilgi vereceğim.  Yazılı düşüneceğim de denebilir.

Bu mesleğin ayağa düşmesi elbette gazetecilerden kaynaklanmıyor.  Ekonomik ve siyasi nedenler en büyük müsebbip… İktidarlar, medyayı ele geçirince ömürlerinin de uzun olacağını düşünüyor.  Buna paralel olarak da meslekte deformasyon başlıyor. Ama tüm kötü koşullara rağmen mesleği layıkıyla yapanlar yok mu, elbette var.

Benim burada söylemek istediğim, birçok meslek etik konusunda direnme gücüne sahipken, gazetecilikte böyle bir gücün olmaması… İlk önce bozulanın gazetecilik olması.  Gerçi şimdi başka mesleklerde de bozulmalar görüyoruz ama bu konuda birincilik gazeteciliğe ait.

Ben şimdi nedenlerini fazla kurcalamadan sonuçlar üzerinde durmak istiyorum. Yani sadece mesleğimizin şu anki durumuna ayna tutmak niyetim…

Bu kadar önemli bir meslek nasıl olur da bu denli önemsiz hale gelebilir?

“Eğitim şart!” diyoruz ama aynayı kendimize bir türlü tutamıyoruz.

Medya, herkesin sorunlarını yansıtmaya çalışarak çözüm bulmaya çalışsa da kendi sorunlarını görmezden geliyor.

Sorunlar mı?.. Ohooo… İstemediğiniz kadar.

İletişim sektörü olmasına rağmen, iletişim alanında eğitim görmüş çalışan sayısı çok az. Berber olabilmek için bile bir ustalık belgesi aranan ülkemizde, ne yazık ki diploma aranmayan yani eğitime önem verilmeyen tek sektör medya… Daha doğrusu, gazetecilik… Bazı meslek büyüklerimizin söylediği gibi, ipini koparan kazığını çıkaran “gazetecilik(!)” yapıyor.

Meteorolojiden alınmış hava raporunu sadece sunmak için bile meteoroloji alanında eğitim görmüş olmanın şart koşulduğu ülkemizde, verdiği bilgiler veya yaptığı yorumlarla kitleleri etkileme gücü olan, belki de birçok kişinin geleceğini veya hayatını etkileyen gazetecilik mesleğinde alabildiğine bir başıbozukluk hüküm sürüyor. Doktorların, mühendislerin, diş hekimlerinin, ticaret erbabının, berberlerin, bakkallar ve benzerlerinin “oda”ları var ve bu meslekler birtakım şartları yerine getirmeden, bazı belgeleri taşımadan bu meslekleri yapamıyorlar; gelgelelim gazetecilikte böyle bir şart yok. Gazetecilik yapabilmek için okuma-yazma bilmek yeterli! Hatta okumayı bilmese de olur, sadece yazmayı bilmekle gazetecilik yapmak mümkün. Türkçe kurallarına uygun cümle kurmayı bilmek de gerekmiyor; “tarzım bu” diyorsunuz kimse sizi ayıplamıyor.

Bizim Bursa basınında son zamanlarda yeni tip bir gazetecilik hortladı, adına “ince gazetecilik” diyorlar. Aslında “ince” dediklerine bakıp da nazik filan olduğunu sanmayın; tam tersine açıkça, kabaca tehditle haber kaynaklarını korkutup para tırnaklamaktan ibaret bir gazetecilik bu. Bence bu bir gazetecilik değil, dolandırıcılık tarzı. Ama ne yazık ki, gelene ağam gidene paşam diyen bu kişiler, yağ kokan haber ve yazılarının yüzü suyu hürmetine “gazeteci (!)” sıfatı kazanıyor. Kazandıran da yağlananlar…

Sadece yağlananlar mı, devir öyle bir devir ki mesleğin lokomotifi olarak görülen kuruluşlar bile dolandırıcının trenine binip, para kazanmanın derdine düşebiliyor.

Bu “ince” dolandırıcılar ne mi yapıyor? Örneğin adamın veya kadının bir ayıbını, bir açığını mı biliyor, “bana şu kadar para vermezsen bunu haber yapıp seni rezil ederim” diyor ve adam veya kadın onun tehdidine boyun eğiyor, dolandırıcı da köşeyi dönüyor.  Yok, adam veya kadın tehditlere pabuç bırakmayan cinstense, hapishane yolları kaçınılmaz oluyor.

Dedim ya gazetecilik acayip bir meslek, düzgün yaptığın zaman da hapsi boylama riskin var, yapmadığın zaman da… Gazeteciliğin risklerinden tek bir şekilde paçayı kurtarabilirsin, o da, suya sabuna dokunmayarak. Bunun da çeşitli yöntemleri var.

Nüansları bir kenara koyuyorum ve şimdilik sadece köşe yazarları için ana hatlarıyla söylüyorum.

Birincisi şöyle… Suya sabuna dokunmazsın ama pis olduğun anlaşılmasın diye de arada eline geçirdiğin abalıları canı çıkana kadar döversin. Çünkü o abalının nasılsa bir kollayanı yoktur, sana geri dönüşü olmayacaktır. Bu tarzda yazanlar, her şeye rağmen kendine ve mesleğine az da olsa saygısını kaybetmemiş olanlardır. Ya da en azından onlar kendilerini öyle sanırlar.

En risksiz olan yöntemi de şu… İmalı sözlerle dokundurup, “ben aslında çok şey biliyorum ama yazmıyorum” tarzını kullananlar var ki bunlar hiçbir şey yazmayıp çok şey yazmış gibi kendilerinden korkulmasını, yani adam yerine konulmayı beklerler. Gol atmaya korkan, aslında gol atma yeteneği olmayan bu tür silik ve sinik gazeteciler, genellikle sadece gazeteciliğin itibarından yararlanıp aslında başka işlerden para kazanan kişilerdir.

Bir de sadece bilgiç bilgiç soru soranlar vardır. Bunlar aslında tüm soruların yanıtlarını bildikleri halde, ateş topunu karşı tarafa atıp “ben üzerime düşeni yaptım” diyerek vicdanını rahatlatanlardır. Bu türden yazıları okurken insanın içinden, gülmekle ağlamak, acımakla kızmak kadar zıt duygular geçer.

Gazeteci dediğin balık hafızalı olmayacak… Kıdemli olmak işte burada önem kazanıyor. Bir şeyin bugününü biliyorsan, geçmişini de bilip ortaya koymak haberi veya yazıyı zenginleştirmek çok makbuldür. Geçmişe dönüp hatırlatma yapmanın, arka plan vererek bugünkü gelişmeyle ilişkisini kurmanın çok önemli olduğu gazetecilik mesleğinde, balık hafızalı olmak geçerli akçe değil. Eskiden gazetecilik mesleğini hakkıyla yapanlar bu derinliğe önem verirdi; şimdilerde ise “dün dündür bugün de bugün” anlayışı muteber.

Kaldı ki, derinliği olan bir haber yapabilmek veya yazı yazabilmek için iyi bir arşive ihtiyaç vardır. Günümüzde, arşivi olan kaç gazeteci kaldı ki? Herkes ilgi alanına göre arşiv yapardı eskiden. Şimdi günlük çalışılıyor. Eskiden gazeteci, arşivini, çalıştığı kurumda elinin altında tutardı. Günümüzde sık sık işyeri değiştirmek zorunda kalan gazeteciler, artık masa üzerine fotoğraf bile koyamıyor. Amerikan filmlerindeki gibi, ayrılırken de küçük bir kutu yeterli oluyor eşyalarını koymak için…

Tabii şimdiki gazetecilerin internet diye bir avantajı var. Arama motoruna iki anahtar sözcükle girip, birtakım bilgilere ulaşmaları mümkün. Bu da, sanal ortama eğer sağlıklı bilgi girişi yapılmışsa tabii… Bir de zamanında girilen bilgiler silinmemişse…

İnternet kimi gazetecinin ise kanına öyle giriyor ki, onca yıldır aynı camiada çalıştığınız biri, bir bakıyorsunuz süper yazılar yazıyor, değerlendirmeler yapıyor. Bir bakıyorsunuz tam sayfa röportaj, beş bin tuşluk köşe yazısı, cümleler şahane, betimlemeler harika… Diyorsunuz ki kendi kendinize, “yahu bu adamda bu kapasite vardı da ben nasıl anlamadım?” Olur ya, her meslekte acemilik ve ustalık dönemi vardır, bu da ustalığa erişmiştir.  Ama hiç de öyle değildir olay. Biraz internetten araştırma yapınca, bütün foyası ortaya çıkar. Meğer bizim “meslektaş(!)” başkasının yazısını apartmamış mı?

Dedim ya, bizim meslekte sorunlar çoook…

Bir bakıyorsunuz bir medya kuruluşunda patron temsilcisi aynı zamanda gazeteci örgütlerinin de başkanı… Eşyanın tabiatına aykırı ama ne yazık ki basın tarihi böyle abukluklara da tanık oldu. Bunun meali şu: Gazetecilerin işine son veren şirketin yetkilisi ile işten atılmış gazetecileri kollama gibi bir sorumluluğu üzerine alan kişi aynı kişi. E siz düşünün artık, sabah patron temsilcisi olarak gazeteciyi kovan kişi, akşam meslek örgütü temsilcisi şapkasıyla gazetecinin haklarını savunabilir mi?

Bir de kangrenleşmiş ama hâlâ dipdiri duran bir sendika yarası var. Sendikalaşsan bir türlü sendikalaşmasan bir başka türlü… Bilebildiğim kadarıyla Bursa basın tarihinde iki kez sendikalaşma teşebbüsü oldu. İlk teşebbüse tevellüdüm elvermiyor ama ikincisi daha yeni olduğu için biliyorum. İlginçtir ki, bu kez patronlar sendika kurulmasına “konjonktür gereği” ses çıkarmadı. Ama konjonktür değişince, önceden gazeteciden yana esen yel bu kez yön değiştiriverdi. Sendika meselesi de “nakıs teşebbüs” olarak basın tarihine “sarı” hurufatla yazılmış oldu.

Bursa’da kim ne yaptı, kim kimi sattı, kim kimi oyuna getirdi gibi ayrıntılara girersem, basın kanununda öngörülen suçları işlemiş olacağımdan, ben dahil hiçbir basın mensubu bunları yazma cesaretinde bulunmayacaktır. Bu nedenledir ki biz gazeteciler, bazı şeyleri bilip de yazamamaktan dolayı kahrolur, lokallerimizde buluşup iki tek atarak dertleşir, sonra da unutmaya çalışırız. Şimdi onu bile yapamıyoruz çünkü kendi lokalimizde bile bir kadeh dert ortağı altın suyu fiyatına…

Bu meslekte deveyi gütmek yerine diyarı terk edenler geriye dönüp baktıklarında anlamsız “debelenme”nin daha iyi farkına varıyorlar. Yani, içindeyken insan bu sorunları kanıksıyor, sorun olduğunun bile farkına varmıyor. Ama masanın karşı tarafından bakıldığında yaralar daha net görülebiliyor.

Dışarıdan bakıldığında cazip görülen ancak içine girildiğinde hiç de öyle olmadığı anlaşılmasına rağmen insanlar niye hâlâ medya sektöründe ısrar eder, anlamak mümkün değil. Hadi mesleği gazeteci olanların ısrarını anlarım da, başka iş yapma şansı olanlar niye gazetecilik diye tuttururlar?.. Valla bilemiyorum yani…