Bursa
Parçalı Bulutlu
9.5°
Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

Öğrenilmiş çaresizlik sarmalı

Gündem , 03 Kasım 2020 Salı, 10:58

Ülkemizin deprem kuşağında olduğunu, aklı başında olan herkes biliyor. Depremin acı ve ölüm getiren sarsıntılarını da yaşamıştır pek çoğumuz.

Öğrenilmiş çaresizlik sarmalı
Yaşamayanlar da öyle ya da böyle birilerinden duymuş, onların başına gelenleri hikâye gibi dinlemiştir. Anadolu öyle bir coğrafya ki, herkes ömrü boyunca en az bir kez depremi en korkunç haliyle yaşama şansına sahip.

Bebeklikte karşına çıkmazsa gençlikte, o da olmazsa yaşlılıkta… Kendi evinde karşına çıkmazsa tatilde, belki de misafirlikte…

İşyerinde karşına çıkmazsa okulda… Ama mutlaka!.. Bu güzelim coğrafyada yaşamanın bedeli bu ne yazık ki!

Biz deprem kuşağında olmanın bedelini her depremde ağır bir şekilde ödüyoruz. Faizin faizini ödemeye alıştığımız gibi… Verginin katmerlisine alıştığımız gibi. Sanki başka çaresi yokmuş gibi. Öğrenilmiş bir çaresizliğimiz var âdeta.

Madem ki bizim ülkemiz deprem kuşağında, biz bu coğrafyaya uygun bir yapı kültürü niye geliştiremiyoruz? Çok mu zor sağlam binalar yapmak? Çok mu masraflı? Yooo? Sadece güçlü bir irade ve kararlılık gerekiyor bu kültürün yerleşmesi için.

Bilim, yapı malzemeleri, teknoloji gelişiyor ama biz kaderimize razı olmuşuz. Tamam, deprem bizim kaderimiz, razı olmaktan başka çaremiz yok ama depremin yıkımı kader değil, olamaz. Ama bizim ülkemizde her şey kader kısmet işi olduğu gibi bu da öyle kabul edilmiş görünüyor. Çünkü biz acılarla besleniyoruz. Acı çekmediğimiz zaman beynimiz çalışmıyor. Acılarımızdan ders alıp bir daha aynılarını yaşamamak için önlem almak yerine onları görmezden gelerek bir daha acı çekmek için zemin hazırlıyoruz. Ne diyor psikologlar böylelerine, “mazoşist” yani kendine acı çektirmekten zevk alan…

Son otuz yılda her büyük sarsıntı sonrasında uzmanlar konuşuyor, biz de yazıyoruz. Ama ne yazık ki bir arpa boyu kadar yol ancak alınabiliyor. Yapı yönetmelikleri uygun hale getiriliyor ama uygulamada denetleme göstermelik… Fay hatlarının nerelerde olduğu biliniyor ama rant kaygısıyla görmezden geliniyor. Ne vatandaş elinden geleni yapıyor ne de yöneticiler.

Yöneticiler, ellerindeki gücü kararlılıkla uygulayıp, cezai yaptırımlar koysa bu iş hallolacak ama yok işte…

Ya bize ne demeli? Depremden korkuyoruz, yakınlarımızı kaybediyoruz, bir süre isyan ediyoruz ama sonra unutuyoruz. Oysa dört-beş yılda bir yerel seçim yapılıyor, genel seçim yapılıyor bu ülkede… Depremle ilgili ciddi bir şey yapmayanlara niye oy veriyoruz hâlâ?  Evet, deprem bizim kaderimiz ama binaların altında kalmak, yakınlarımızı kaybetmek kaderimiz değil. Halkının canını önemsemeyen yöneticiler de…

Onca korkusunu çektiğimiz, felaketini yaşadığımız fay hatlarının bir tek nimeti var, ondan bile doğru dürüst yararlanamıyoruz. Bir sürü fay hattının üstünde oturan Bursa mesela, sıcak ve şifalı sularını yeterince değerlendiremiyor.

Bilimsel olarak tedavi amacıyla kullanan bir-iki yer var, kalanı hamam niyetine gelenlerin kirini akıtmaya yarıyor. Niye? Bencillikten, goygoyculuktan, bilime değer vermemekten, çapsızlıktan...

Neredeyse yarım asırlık üniversitesi var ama kaplıca suları halkın sağlığı için  kullanılamıyor. Kamulaştırılarak alınan Kükürtlü Kaplıcaları, yok restorasyon sorunları yok personel eksikliği gibi tırı vırı bahanelerle orada çürüyüp gidiyor. Onca para harcanarak restore edilmiş, donatılmış olan yataklı bölüm kapatılmış, öylece duruyor. Hastalara ayaktan hizmet veriliyor. Tarihi hamamların bir kısmı onarım bekliyor. Her şeye para bulunuyor burası için dostlar alışverişte görsün misali davranılıyor.

Oysa Üniversite daha ilk kurulduğunda, o zamanın yöneticileri kaplıca sularının önemini biliyormuş. 1973 yılında yeni kurulan Bursa Tıp Fakültesi’ne gelen fizik tedavi alanında çalışan rahmetli Prof. Dr. Münir Kerim Karakaya, kendisiyle yapılan bir röportajda termal kaynakları değerlendirmek için oldukça çaba gösterdiğini bakın nasıl anlatıyor:

“Kükürtlü bize intikal ettikten sonra biz Nihat Balkır Hoca’nın rektörlüğünde Almanya, Avusturya’daki merkezlere gidip gezdik. Bir kongre nedeniyle Cenevre’ye geçtim, oradan Fransızların dünyaca meşhur kaplıca şehrine gittim. O zaman anladım ki, adamlar 100 sene evvel bu işe başlamışlar. Kasaba yalnız kaplıca tedavisine ayrılmış… Bursa kaplıcalarını bu şekilde değerlendirmek için o kadar çok mücadele ettim, fakat bir türlü başaramadım. Otel sahipleri istemiyorlar. Ada Palas otelinin sahibi vardı. Tanıştırılmıştık. Oralarda bir bahçede zaman zaman oturup sohbet ederdik. Ben bu otel sahiplerini toplayım oturup konuşalım, dedi. Hakikaten 20’ye yakın otel sahibi geldi. Bu konuyu uzun uzun örnekleriyle anlattım. 15 yataklı, 20 yataklı bir sürü otel var. Siz bir araya geldiğiniz zaman devlet o zaman size her türlü kapılıca turizme dönük her türlü yatırımı yaptırır ve destek verir, dedim. İmkânı yok kabul ettiremedim bunlara. En sonunda da, siz otelci değil hamamcısınız. Bayramların seyranların haricinde öyle boş oturuyorsunuz, dedim. Bir araya gelseler yılın 12 ayı hizmet vereceklerdi.

(…) Bir şey daha oldu. Biz o eski otelin batı ucuna iki tane bina yapmak istedik. Dünyadaki örnekleri gibi kaplıca tedavisini burada yapmak için. Eski kaplıcaları restore ettikten sonra yine özel sektöre verelim. Doktorlar nezaretinde yine kaplıca tedavisi devam etsin. O zaman Anıtlar Kurulu, bahçeye bir çöp bile dikemezsiniz su kaçar dedi. Su nasıl kaçar dedik, esas ana merkezle arasında 200-300 metre mesafede iki katlı iki tane bina dikeceğiz. Yukarıda İntam’da 10 katlı 15 katlı büyük binalar var, onlar suyu kaçırmıyorlar da bizim yapacağımız iki katlı bina mı kaçıracak! Sonuçta bu olay gerçekleşmedi. Kısmet değilmiş.”

Velhasılı kelâm, deprem oluyor, su akıyor, biz öööööle bakıyoruz…