Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

Ve gidiyor kadınlarımız birer birer…

Gündem , 07 Ağustos 2020 Cuma, 12:13

İçişleri Bakanlığı açıkladı.

Ve gidiyor kadınlarımız birer birer…
Yirmibirinci yüzyılın yirminci yılının ilk yedi ayında 142 kadın, kadın olduğu için cinayete kurban gitti.

Yirmibirinci yüzyılın yirminci yılının sadece temmuz ayında 26 kadın, kadın olduğu için öldürüldü.

Her gün bir kadın…

Sanırsınız ki Ortaçağın karanlık günlerindeyiz…

Ve gidiyorlar ve biz öylece bakıyoruz.

 

“Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında…”

 

Ve hepinizin bildiği gibi ünlü şiirinin bu bölümünde kadınları duygu yüklü sözcüklerle anlatan ve tüm gerçekliğiyle toplumdaki yerini vurgulayan Nazım Hikmet, bugün yaşasaydı kim bilir neler yazardı?

Kadınların bugün uğradıkları vahşete tanık olmuş olsaydı, eminim harfleri tek tek saplardı yüreklerimize…

Ve şimdi kadınlar, bizim kadınlarımız, güzel ve çileli, kahkaha ve gözyaşı dolu günlerini ve gecelerini yaşayamadan toprağın altına “sığınıyorlar” birer birer…

Gidiyorlar sahipsiz bırakılmış çocuk gibi…

Birer birer düşüyorlar ve hepimiz sanki seyretmeye mahkûm edilmiş tutsaklar gibiyiz.

Sokaklarsa, “erkek” kılığında dolaşan vahşi yaratıklarla dolu… Kiminin yüzü bir bebek masumiyetine saklanmış, kimininse dışına vurmuş içinin kötülüğü

Kadınlarınsa yüzlerinden gerçeği okumak mümkün değil…

Onlar yaşadıkları çileli hayatlarını annesinden, babasından, çocuklarından ve konu komşudan nasıl saklamayı başardılarsa,  sokakta da çok başarılılar.

Emek veriyorlar karşılıksız, bu dünyayı yeniden üretiyorlar.

Çilelerini gizlemek için verdikleri emek gibi.

Bekliyorlar!

Bıçak kemiğe dayanıncaya kadar…

Derviş sabrıyla.

Bekliyorlar!

Sokakta insanların onurlu olmasını…

Evde kocasının adam olmasını, işte patronunun insan olmasını…

Çocuğunun büyüyüp kendini kurtarmasını…

Bekliyorlar!

Devletin bu işe bir son vermesini…

Bekliyorlar, umutsuzca...

Genç kızlar, rüyalarını süsleyen beyaz atlı prenslerini bekliyor…

Prens ise tenzil-i rütbe almış insanlık makamından, eşeğe bindirilmiş… Genç kızların “düş kırıcılığı”na soyunmuş.

Bu hayatta herkesin bir “düş kırıcısı” var, eşeğe binmek zorunda kalan prenslerin bile…

Ama düşleri kırılmış düş kırıcıların, düş görücüleri yok etmesi niye?

Düş görücüler yok edilince, düşleri kırılmış düş kırıcıların düşleri gerçek mi olacak?

Elbette hayır. Bu kez karabasan tüm toplumun düşlerine çöreklenmiş olacak.

Toplumun karabasanı “kara basmaya” benzemez…

Öyle kart kurt diye ses de çıkartmaz bastıkça…

Toplumu içten içe sessizce alır götürür karanlığına…

Kadınları sindirilen, aşağılanan, yok edilen toplumda erkekler mutlu olabilirler mi? Olamaz elbet.

İyi de biz nasıl mutlu olacağız her gün bir kadın düşerken toprağa?..