Bursa
Parçalı Bulutlu
11.6°
Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri

Yalnızlık müebbet hapis gibi

Yaşam , 29 Eylül 2020 Salı, 10:08

Ne garip şu insan denen varlık. Gençliğinde yalnız kalmak için çabalıyor; yaşlanmaya başlayınca yalnızlık korkusuna kapılıyor.

Yalnızlık müebbet hapis gibi
Yaş ilerledikçe tüm algılar yalnızlık konusuna odaklanıyor çünkü yalnızlığın yükü giderek ağır gelmeye başlıyor.

Yaşlıların yalnızlık için söyledikleri şu söz ne kadar anlamlı…

“İnsan yaşlanınca yanında bir nefes duymak ister.”

Kuşaklar boyunca yaşanmışlıklardan çıkarılan bu bilgece sözü, yaş aldıkça daha iyi anlıyor insan.

İstediğiniz kadar meşgaleniz olsun, gezin, tozun, hobilerinizi gerçekleştirin, kitap okuyun, pek çok eşiniz dostunuz olsun, bunlar bir yere kadar yalnızlığınızı erteler. Evinize gittiğinizde bir can yoldaşınız yoksa yalnızlığın pençesine düşmüşsünüz demektir.

Etrafıma bakıyorum da, insanlar tam da bir can yoldaşına ihtiyaç duyacakları zaman yalnız kalıyorlar. Kimileri, yanlış evliliklerini geç de olsa noktaladıkları için, kimileri televizyon kumandasını bir başkasıyla paylaşmayı göze alamadıklarından,  kimileri de aşkla başlayan yolculuklarını ihanetle noktaladıkları için… Ölüm nedeniyle eşini kaybedip yalnız kalanları da unutmayalım…

Yalnızlık nedeni ne olursa olsun, dört duvar arasında tek başına yaşamak, kahvaltıyı tek başına etmek, çayını yalnız yudumlamak, başına bir hal gelirse yardımına koşacak kimsenin olmadığını bilmek, insan için oldukça ağır bir ceza…

Öyle ya da böyle… Yapılan tercihlerin sonucu bile olsa yalnızlık, faturası orantısız derecede ağır bir durum. Eminim ki birçok kişi, yalnızlığın acısını, ağırlığını önceden bilebilseydi tercihlerini daha farklı yapardı. Ama hayat bu, insana çoğu kez ikinci kez şans tanımıyor.

Görmesini ve gözlem yapmasını bilenler, çevresindeki hayatlardan ders çıkarabilenler, yaşlanmadan da bazı şeylerin farkına varabiliyor.  Yani bunun için empati yapmayı bilmek gerekiyor.

Ben de, yaşlandığımda yalnız kalmanın ne denli acı bir şey olduğunu erken yaşta anlayanlardanım.

Gazetecilik hayhuyu içinde çocuk büyütmenin ne kadar zor olduğunu herhalde tahmin edersiniz. Ne çalışma saati belli, ne izin günü… Tatilde bile haber düşünüyorsunuz. Gerçi şimdi artık gazetecilik böyle yapılmıyor ama neyse…

Tek çocuğu bile zar zor büyütmüşken ikincisini uzun süre düşünmemiştim.

Ne zaman ki, çevremdeki yalnız insanlardan hayatımın dersini almaya başladım, radikal bir karar alıp, 12 yıl aradan sonra bir çocuk sahibi daha oldum.

Yaşlandığımda bana bakacak bir kişi daha olsun diye değil; arada sırada da olsa kapımı çalacak birileri olsun diye… Evim şenlensin diye… Çocuklar, torunlar bu anlamda en büyük gelecek yatırımı. Gelmeseler bile varlıklarını bilmek yeterli.

Yaşlandığı zaman insana bakacak bir bakıcı nasılsa bulunur, yeter ki bir emekli maaşı veya bağışlayacak bir evi olsun insanın.

Ha, beş çocuğu olup da yalnız kalanlar yok mu, elbette var. Huzurevlerinde çocuklarının, torunlarının yolunu gözleyerek, isimlerini sayıklayarak hayata veda edenleri sıkça duyuyoruz. Ama istisnalar kaideyi bozmaz.

Geçmiş yıllarda tiyatro sanatçısı Defne Yalnız ile yapılan bir röportajı okumuştum.  Bizim kuşaktan olanlar hatırlayacaktır, Kaynanalar dizisinin sevimli hizmetçisi “Döndü”…

O da soyadı gibi “yalnız” kalanlardan… Eşi çoktan ölmüş, çocukları da yok. Tiyatro dünyası gibi hareketli bir yaşamdan sonra, yalnızlığa gömülmüş.

Çok şeyler söylemiş yalnızlığa ilişkin ama beni en çok etkileyen şu söyledikleri oldu:

“Bana her gün bir kadın gelir. Ama temizlik için değil. Gelenim gidenim yok ki pislensin. Her ay parasını veririm. Her gün gelir kapımı açar, bakar gider. Hayatta mıyım, düşüp kalmış mıyım diye. Haftalık gelse, bir haftaya kokuşur kalırım.”

Ne kadar acıklı değil mi, şu kalabalık dünyada müebbeten yalnızlığa mahkûm olmak?..