Eski kitaplarımı gözden geçirirken arasından 1979’da yazdığım bir mektup elime geçti.

ODTÜ öğrencisiyim ve evim Konya’da.

        Yaşı 45’in altında olanlar için 1980 öncesini özetle kayıt altına alalım.   

O zamanlar ancak çok acil durumlarda telefon kullanabiliyoruz.

Ev ya da postaneden şehir dışı aramalar için aradığın abonenin telefon numarasını yazdırıyor ve sıraya giriyorsun; günün sıkışık saati değilse ancak yarım saat sonra bağlanabiliyorsun. Görevli 15-20 sn cevap alamıyorsa “abone cevap vermiyor efendim.” gibi karşılık verebiliyordu.  

Yazdırdığın telefon “her an bağlanabilir” diye de sabit telefonun yanında esir kalıyorsun. Bu durumda acil bir durum yoksa belki de 500 yıllık geçmişi olan gelenek devreye giriyor, mektup yazıyorsun; özel günlerde tebrik ve kutlama kartpostalları atıyorsun.

ODTÜ Öğrencilik Yıllarım ve Konya Adresim…

Konya-Ankara arası 265 Km mesafe, araçla ortalama üç saat süren yolculuk için olsa gerek, o dönem “git, gel altı saat” tabiri yaygındı! 

Mektup ise 3-4 günde ulaşıyor. Mektubun yazılması zarfa konulması, pulunun yapıştırılması ve postaneye verilmesi hepsi bir ritüel gibi.

Yıllar sonra yani 45 yıla yaklaşmış, “hatıra” görüp sakladığım bir mektubumu okurken, o günlerin atmosferi ve yazma anım tümü gözümün önünden geçti. Sanki bir anı belgeleyen fotoğraf gibiydi elimdeki o mektup.  

Bir insana sürpriz yapıp bir mektup yazmak, zarfa koyup postalamak onun için asla unutulmaz hoş bir anı olabiliyordu. Elektronik postaların o soğuk, sıradan ama oldukça pratik ve çağdaş yönüne karşılık, yazılacak bir mektup ise, kişiye özel bir çabadır ve o, size yazıldığında özel hissettiren mektup çoğunlukla atılmaz ve bir hatıradır; saklanır.

Elle yazılmış bir not, hediye bir ürün sipariş vermek yerine, sunacağımız hediyeyi kendi elimizle imal etmek veya araba sürmek yerine yürüyüş yapmak gibidir.

El yazısı notlar hayatımıza çok şey katar. Günlük faaliyetler içinde insanlarla ilişkimizi devam ettirmek için telefon veya internet kullanabiliriz.  Ancak önemli sözleri ifade etmek söz konusu olduğunda elinize bir kalem alıp ona özel yazmanız ince, şık, duyarlı ve uygar bir davranış olacaktır.

Ve Bir Mektup Anım

 Öğrenciliğimde Ankara’dan, Konya’ya acilen gitmek zorunda kalmıştım ve bir gün sonra, postacının getirdiği mektubu açıp okuyan kardeşim “abi bu mektup, bana senden gelmiş” der.

Evet, benim üç gün önce yazdığım mektup, benden sonra adresime ulaşmıştı. “Geleceğimi nerden bilirdim ki?” dedim, gülümsedim falan ama iyi de bir anım olmuştu yani.

Ve yine o eleştirdiğim internet sayesinde, bir saat önce okuduğum söz konusu mektubu konu eden bu yazımı gecenin bir vaktinde e-mail olarak lifebursa yazı işleri müdürlüğüne gönderebiliyordum.

Halbuki 1985 yılı ilk defa A4 dosya kağıdına kurşun kalemle yazdığım Konya Yeni Meram Gazetesi yazı işlerine elden vermek üzere iş yerim olan toptan manifaturacılar sitesinden çarşıda yer alan gazete adresine vermek üzere yola çıkmıştım. Yani gecenin bir saatinde “bir tık” ile gönderebilecekken ☹

7 Aralık Dünya Mektup Yazma Günüdür. (Letter Writing Day)

7 Aralık geleneksel mektuplaşmanın önemini vurgulamak ve iletişimde kişisel ve duygusal bağları kuvvetlendirmek için ayrılan bir gündür. Bugün, insanları kalem, kağıt ve zarf kullanarak sevdiklerine mektup yazmaya teşvik eder.

Kötü Anılardan Kurtulma Günü ve Mektup Yazma

Yılbaşlarında New York kentinde bir grup Amerikalı ünlü Times Meydanı’nda geleneksel “Kötü Anılardan Kurtulma Günü” anlamına da gelebilen (Good Riddance Day) gününde bir araya gelirler.  Biten yılda yaşadıkları kötü anıları bir kağıda yazan vatandaşlar daha sonra kağıtları çöp bidonlarına atarlar. Kağıtla dolan çöp bidonları, çöp arabalarına boşaltılır. Yani o bozan, üzen ve OKB nedeni olabilecek anılar çöpe gider; önemsizleşir.

Kendimize Mektup Yazmak, Kendimize Anlatmak.

İnsanların en büyük ihtiyacı anlatmaktır!

 Biriktirdiklerimizi, kötü his oluşturan duygu ve düşüncelerimizi ifade edebilmek, yükten kurtulmaktır.

Ancak bazen de “İfade etsem ne değişir ki, zaten benim sorunum öyle anlatmakla falan çözülmez” diyerek anlatılmayanların ve halının altına süpürülerek unutulmaya bırakılanların etkisi hiç kaybolmaz. Süpürüldüğü yerde bakteri üretir, insanın kimyasını bozar, nedeni belirsiz öfke, üzüntü, kaygı gibi kötü duygulara neden olabilir.

Anlatılamayan, içe atılanlar “Obsesif (takıntı) kompulsif (zorlayıcı) bozukluk” (OKB), dediğimiz davranış ve düşünce bozukluklarına yol açabildiğini bilmek gerek.

Unutmayalım ki, anlatmanın anlaşılmış olmanın ve paylaşmanın rahatlatıcı etkisi terapi niteliğindedir.  Eğer hiç kimseye anlatamıyorsak o zaman kendimize anlatalım. Kendimize anlatmanın en iyi yolu da kendimize mektup yazmaktır.

Gecenin bir saati uykunuz kaçtı ise zihninizi kurcalayan konu neyse, yazın bir kağıda ve kalemin ucundan akarak, kağıda dolanlara şöyle uzaktan bir bakın ve yakın gitsin o kendinize yazdığınızı, kendinize anlattığınızı.

Rahatlayacağınızı ve o gece iyi bir uykuya dalabilme şansınızın artacağını ifade edebilirim.  J

Kendinizi daha yakından tanımak için yazın!

Ve ayrıca “kendime mektuplar; kendime yazılar” adıyla yazmayı rutinleştirmenizi de önemle öneririm.

Çünkü rahatlamanın yanında sizi sizinle tanıştıracak ve size rehberlik edecek duygularınızı daha yakından tanıyacaksınız. Bu sayede kendinizi daha iyi tanıdıkça, çevrenizi ve dünyayı daha iyi tanımaya başlarken, artan duygu yönetim becerinizle birlikte, ruhsal dayanıklılığınız da artacaktır. 

Bugün hangi olaylar karşısında “ifrat-tefrit” arasında ne kadar ve hangi duygu ve düşünceler içine girdiniz?

Duygusal kalıplarınız nelerdir?

Ve bugün çok daha iyi farkına varabildiğimiz, bize özgü duygularınızın geçmişle ilgisini kurabilme, geçmişinle yüzleşme, kabul etme ve teşekkür ederek yüklerden kurtulma yolunu açabilirsiniz.  Hakkı Güleç