Mudanya Yat Limanı yürüyüş güzergâhın ve bir ikindi vakti.

Yol kenarı park eden araçlar, hafta sonları çoğunluk Bursa’dan gelenler ve denize karşı sıralı banklarda oturanlar görüntüsü bu bölgenin klasiğidir.

Ve bu anlarda bölge sakinliğine uymayacak biçimde müziğin sesini sonuna kadar açmış bir araç dikkat çekiyor.  Yan tarafta bankta oturan bir vatandaş, rahatsız olduğunu ifade ediyor ve oldukça nazik biçimde "çok pardon, müziğin sesini biraz kısabilir miyiz?" diyerek ricada bulunuyor.

Ve aracının tretuvara doğru kapısı sonuna kadar açık, kendisi ayakta duran sakallı, kulağı küpeli ve kolları yazmalı araç sahibi, nazikçe de olsa kendisini uyarana sinirleniyor; kısa süreli tartışma, bağrışma ve tekme yumruğa dönüşen kavgayı arkadaşları ve çevre insanları müdahale ederek ayırıyorlar ve küfrün bini bir para ve Mudanya’nın en nezih bu bölgesine hiç uymayan bir manzara…

Bu olay zihnimi epeyce meşgul etti! Bu sıra dışı görünen adamın saldırganlaşmasının ardında hangi ihtimallerin olabileceği hakkında aklımdan birçok farklı düşünce geldi geçti.

O adam, neden saldırganlaşmış olabilirdi?

*Özellikle son yıllarda her geçen gün daha da artan şiddet ortamının, bazı insan davranışları üzerindeki etkisi ilk başta akla gelendir.

*Her fırsatta şiddete yönelen için şiddet, bir ilişki düzenleyici olarak benimsenmiş olabilir.

*Şiddet uygulayanların özellikle şiddet ortamında yetişmiş olabileceği ve baskı, denetim ve şiddet üzerine otorite kuran rol model alınabilmektedir.

*Otoritenin şiddetine maruz kalanların şiddeti benimsemeleri, şiddetin şiddet doğurmasıdır. Otorite hayranlarının yani güçlüden yana olanların güçsüzlerden nefret etmesi, ezmeye yönelmesi bilinen bir gerçektir.

*Kendisinden daha güçsüz ve zayıf olana uyguladığı şiddet anında salgılanan dopamin hormonu nedeniyle aldığı hazdan dolayı şiddet bağımlısı olanların her fırsatta şiddete yönelmesi beklenir.

*Öfkenin saldırganlığa neden olması beyinde var olan bir sorun neden olabilir; biyolojinin psikolojik etkisi olabilir.

*“Nazikçe de olsa kimse beni uyaramaz” bu bir mafya kültürüdür. Liyakatin nezaketin, inceliğin, uygarca olmanın mahkûm edildiği, vasatlığın kabalığın hayvanca davranışın, kindarlığın yüceltildiği atmosferin insan davranışları üzerine olan etkisi akla gelir.

*Saldırganlaşanın depresif yönü veya onun için hayatın anlamsızlığı içinde bulunduğu boşluğu ifade biçimi şiddet olabilir…

*Hayat pahalılığı, geçim zorlukları ve bozulan ruhsal yönün en ufak bir etkiyle kontrol edilemez öfke patlamalarına neden olabilir.

*Çocukluk dönemi sağlıksız aile ortamı onun saldırgan bir karaktere sahip olmasına neden olmuş olabilir. Rol model aldığı ebeveyni ve yakın çevresi saldırgan olabilir. (Kişilik ve kişilik bozuklukları doğuştandır, genetiktir; karakter ise yaşam koşullarına bağlı sonradan gelişen ve değişebilen bir niteliktir.)

*Düşük sosyoekonomik ve kültür içinde şiddetin hayatın bir parçası olduğu bir muhitte yetişmiş olabilir.

*Olumsuz genetik miras ve epigenetik etki (kalıtımsal etki) akla gelir.

*Psikoloji biliminde devam eden “genetik mi-çevre mi” ve “kişilik mi-durum mu” tartışmasına malzeme olabilecek bir konu olabilir.

Biz bu gözlemlediğimiz olaydan çıkarak hayatta karşılaştığımız olaylarla ilgili birçok sorular sorabiliriz.

 Aile danışmanlığı, eğitim ve psikoloji bilimini temel alan mesleğim gereği sık karşılaştığım sorulardan bazıları:

*Var olan kişilik uyumları, benzer sosyoekonomik ve kültürel yöne rağmen ve birbirini seven iki iyi insan oldukları halde insanlar yine de boşanma aşamasına neden gelebilmekteler?

*Son dönemlerde evlilikler azalırken boşanmaların artmasının temel nedenleri neler olabilir?

*Öğrenciler neden sıklıkla erteleme davranışı sergilerler?

*Üniversite mezunu da olsalar kendisini yetiştirememiş, kendisine körleşmiş ebeveynlerin iyi birer eş olamadan iyi bir ebeveyn olmalarının çok da mümkün olamayacağı bilincine nasıl erebileceği?

*Kendisini seçemeyenlerin nasıl bir eş seçebileceği?

*Mutlu etmesini bilmeyenin mutluluk beklentisinin ne demek olduğu?

*Sigaranın zararlarını çok iyi deneyimlediği halde sigarayı neden bırakamadığı?

Tüm bu sorular için sıradan insanlar değişik cevaplar verebilirler ve bu durum psikologlar içinde geçerlidir ve sorunlar nedenlerine göre her biri farklı yaklaşımlarla ele alınabilir.

İleri sürülen bir iddia, bir açıklama, sıradan inanlar için yeterli olabilirken, bilim insanları çeşitli deneysel çalışmalar ve yöntemlerle toplanan bulgularla açıklananı desteklemeye ihtiyaç duyarlar.

Psikoloji, bulgulara dayalı, deneysel (ampirik) bir bilimdir.

İnsan psikolojisinin onca karmaşıklığına rağmen, bilim insanları aklın yönetiminde düşünce üreten zihnin ve davranışların gerek laboratuvarlarda gerekse günlük hayatta gözlemlemek için yöntemler geliştirmişlerdir.

Bana göre insan duygu, düşünce ve davranışı bilimsel araştırma için oldukça karmaşıktır ve psikologlar başarılı çalışmalarıyla tek tek bazı etki ve korelasyonlar bulabilirler ama insanları tam ve bir bütün olarak anlamaları hiçte kolay değildir.

Bilimsel psikoloji, bir tıp doktorunun vücuda dışarıdan gerçekçi bir bakış açısıyla baktığı gibi, insan zihnine ve neden olan davranışlara üçüncü şahıs bakışı**ile bakar. Ancak gözlemlediğim kadarıyla bana göre atlanılan şey, yani önemsizleştirilen konu, insan varoluşuna neyin içsel anlam verdiğini bulmaya yönelik birinci şahıs bakış** açısıdır.

Yani kişinin duygu, düşünce ve davranışlarına neden olanları açıklayabiliriz ama çoğu zaman onu bir bütünlük içinde tam olarak derin biçimde anlamak, karşımızdaki kişinin karanlıkta kalan yönlerinin farkına varmak her zaman çok da kolay değildir.

Tıp, insan vücudunu nesnelleştirirken**, psikolojinin de insan zihnini nesnelleştirdiğinden bahsedebiliriz. Tıp sayesinde insan yaşam beklentisi son 200 yılda 2.5 kat artarken, bilimsel psikolojide insan yaşamlarının kalitesini arttırmış ve geliştirmiştir.   Ancak onca bilimsel ilerlemeye ve gelişime rağmen çoğunlukla psikologların kişiyi bir bütün olarak görmediklerini ve göremediklerini de düşünüyorum.

Notlar…

 **Birinci şahıs bakış açısı, anlatıcının hikâyenin bir parçası olduğu ve “ben” veya “biz” zamirlerini kullandığı anlatım biçimidir. Birinci şahıs anlatıcısı, kendi gözlemleri, duyguları, düşünceleri ve deneyimleriyle hikâyeyi okuyucuya aktarır. Birinci şahıs anlatıcısı, hikâyenin ana karakteri, yan karakteri veya tanığı olabilir. 

Birinci şahıs bakış açısıyla yazılmış bazı edebi eserler şunlardır: “Kürk Mantolu Madonna” Sabahattin Ali, “Beyaz Diş” Jack London, “Sefiller” Victor Hugo

** Üçüncü şahıs bakış açısından bakan kişinin bir psikoloğun bir doktorun hikâyenin bir parçası olmadığı ve “o” zamirini kullandığı anlatım biçimidir. Üçüncü şahıs anlatıcısı, hikâyedeki karakterlerin ve olayların dışında durur ve onları tarafsız bir biçimde irdeler.  “Yüzüklerin Efendisi”, “Suç ve Ceza”  Üçüncü bakış açısıyla yazılan eserlerdir.

** Nesnelleştirme nedir? Nesnelleştirme, bir kişiye veya hayvana bir nesne veya bir şey olarak davranma eylemidir. Yani tıbbın insan bedenini nesnelleştirmesi derken insan bedeni, tıp bilimi için bir araçtır, bir metadır, bir şeydir anlamını taşır.