Bursa
Çok Bulutlu
14.7°
Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri
Okan Erkal
Okan Erkal
okanerkal@lifebursa.com

364 gün tiyatro

01 Nisan 2021 Perşembe, 09:33

Geçtiğimiz Cumartesi 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü'ydü.

İnsanı insana, insanla anlatmak tiyatro için söylenen klişe, ancak bu sanatı son derece doğru anlatan bir sözdür. Sinemadan oldukça farklı olan, bir sahneyi tekrarlayamadığınız, hataya yerin olmadığı, sahne üstünden 10 sıra arkadaki insana bile duyguyu geçirebilmek aynı zamanda çok da zor bir iştir.

Bu sanat dalının en çok bilinen isimlerinden biriyle giriş yapmak gerekirse o kişi kesinlikle William Shakespeare olur.

Tiyatronun en ünlü eserleri arasında Shakespeare'nin yüzlerce eseri vardır. Bunlardan biri William Shakespeare'ın ana teması intikam olan Hamlet oyunudur. Gelmiş geçmiş en büyük oyunlardan biridir. Bir şarkı sözü gibi kulağımıza çalınan "Olmak ya da olmamak" sözü "Hamlet"in bir tiradıdır.

Oyun yazarı kimliğinin yanı sıra, aynı zamanda şair ve oyuncu olan William Shakespeare, oldukça mükemmeliyetçiydi. Bunu, yazdığı yüzlerce oyununda ve şiirlerinde de görebilirsiniz.

Bu savımı destekleyen ancak gerçek olduğu kesin olmayan bir hikayeye göre;

Şemsiye imalatı ve şemsiye tamirciliği yapan genç bir adam William Shakespeare'e okuması ve incelemesi için şiirlerini gönderir. Ancak Shakespeare'in adama cevabı kısa ve nettir. Gönderdiği mektupta şunu yazmıştır. "Dostum, siz şemsiye yapın sadece şemsiye yapın, hep şemsiye yapın..."

Bu gerçek midir bilinmez. Ama Shakespeare'in karakteristik özelliklerine baktığımızda böyle olayın gerçekleşmiş olması olasıdır.

Bir diğer sanat dehası ise benim de çok sevdiğim yazarlardan biri olan Anton Çehov'dur. Öyle ki Anton Çehov'un söylemiş olduğu "Gözlerime bakıp da yapılan sahte bir gülücük yerine, yüzüme karşı gösterilen gerçek bir nefreti tercih ederim" sözü hayatımızın bir mottosu (sloganı-ana simgesi) haline gelse hiç fena olmazdı. Böylece yanımızda, çevremizde iki yüzlü yalan söyleyen insanlar kalmazdı.

Anton Çehov, rüşvet ve yolsuzluğun yaygın olduğu 19.yüzyıl Rusya'sında dünyaya gelmiştir. O zamanlarda Rusya'da, kölelik sistemine benzeyen serf sistemi, toplumun yapısını oluşturmada ve ülkeyi gerileten ana etkenlerden biriydi. Miras yoluyla kendisine kalan toprağı Feodalizm adına işleyen köylüler, bu sistemin temelini oluşturuyordu. Kölelik sisteminden tek farkı ise serf sisteminde, serfler satılamıyordu.

1861 yılında serfliğin kaldırmasından bu yana, yaşanan olayları yorumlayıp sanat ile ortaya koyan Anton Çehov, elbette ki konuları toplumdan sıyrılarak veya insanları görmezden gelerek eserlerini ortaya çıkaramazdı.

Yazdığı "Vişne Bahçesi" oyunu ile Rusya'nın Avrupa sahnesindeki yerini, sosyolojik yapısını, sistemini, oldukça net bir şekilde tiyatro sahnesine aktarmıştır. Aynı zamanda doktor olan Çehov sadece sanata destek olmamış, aynı zamanda bilime de destek vermiştir.

Yine bir Rus roman yazarının elinden çıkıp, taaa ülkemize kadar gelen, ilk kez Genco Erkal'ın 1965 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelediği, Türkiye'de "ilk kez tek kişilik oyun" olarak da tarihe geçen, yazarı Nikolay Vasilyeviç Gogol olan bir "Bir Delinin Hatıra Defteri" adlı oyununu harika oynamış, tabiri caizse kendisiyle özdeşleşmiştir.

Aynı zamanda bir değerli tiyatro sanatçımız Erdal Beşikçioğlu'da bu eseri 2008'den bu yana oynamaktadır.

Eser adından da anlaşılacağı üzere akıl sağlığını kaybetmiş kahramanımızdan ve evlenmek için çabaladığı albayın kızından bahsetmektedir.

Peki Dünya Tiyatrolar Günü'nü geride bıraktığımız bu günlerde hiç mi yazılan Türkçe oyun yok? tabi ki var. Mesela vatanseverlik duygusunu öne çıkartan oldukça etkileyici bir eser olan "Vatan yahut Silistre"'yi yazan Namık Kemal'i bilirsiniz.

Ya da doğu-batı arasında kültür çatışmasını konu alan "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" eserini yazan Ahmet Hamdi Tanpınar'ı.

1964 yılında Beyoğlu'nda bulunan Muammer Karaca Tiyatrosu'nda Engin Cezzar ve eşi Gülriz Sururi tarafından oynanan "Keşanlı Ali" destanını bilmeyen yoktur. Haldun Taner' in uluslararası ün yapan bu eseri 2010 yılında Lübnan'da hatta Amerika'nın New York şehrinde, tiyatro salonlarıyla ünlü Broadway semtinde dahi sahnelenen bu oyun, 1964 yılından bu yana hala Türk tiyatro sahnelerinin temel taşlarından ve fenomenlerinden bir tanesidir.

Türk tiyatrosundan bahsederken Türk Tiyatrosunun babasından bahsetmemek olmaz. Yani Muhsin Ertuğrul'dan.

Çağdaş Türk Tiyatrosu'nun kurucusu kabul edilen Muhsin Ertuğrul, aynı zamanda "Ertuğrul Sineması"'nı da kurmuştur. 87 yaşında hayata gözlerini yuman Muhsin Ertuğrul, hayatı boyunca sinema ve tiyatroya ara vermeden çalışmalarını sürdürmüştür.

Türk Tiyatrosu'nun babası Muhsin Ertuğrul ise annesi de kesinlikle onca zorluğun baskının arasında tüm yasaklara rağmen korkmadan çekinmeden, oyunları sahneleyen Afife Jale'dir.

Peki ne zamandır bizde tiyatro kültürü var?

Bazı yazılı kaynaklara göre Türklerde tiyatro kültürü Orta Asya zamanında ortaya çıkmıştır. Yani yaklaşık 4 bin yıl önce. Yani bu kültür Türkler ile eskiden beri hep yan yana yürümüştür.

Şimdi asıl soruya gelelim;

4 bin senedir var olan bir kültürü tek bir günde anmak size ne kadar gerçekçi geliyor? Açıkçası bana biraz yapay geliyor. Değerli anları, zamanları veya insanları anmak için tek bir günün yeterli olduğunu düşünmüyorum.

Düşünün; insanlara hiç normal zamanlarda, onları mutlu edecek veya hoşlarına gidecek cümleler kurdunuz mu?

Veya hiç içinizden gelip, durup dururken hediye aldınız mı sevdiğiniz birine?

Normal zamanlarda birine verdiğin değeri kelimelere döküp anlatmak veya bir hediye alıp götürmek bizde garip karşılanır, arkasından;

"Hangi dağda kurt öldü?" lafı gelir.

Yani bunun arkasında bir şey varmış gibi, arkasından bir şey çıkacak gibi bir hisse kapılıyoruz maalesef, çünkü alışık değiliz.

Kendimizden örnek verelim; yılın tek bir günü kendimizi hatırlayıp tek bir gün kendimize değer versek yılın geriye kalan günlerinde kendimizi önemsemesek oldukça acı ve anlamsız olurdu değil mi?

Bu günler olmasın demiyorum.

Olsun tabi ki olsun.

Ancak tek bir günü özelleştirmek yılın geriye kalan bütün günlerinde gününde kutladığımız her şeyi ikinci plana atmak bana oldukça saçma geliyor. Birlikte olduğumuz insana hediye almak için sevgililer gününe gerek yok ya da annemize babamıza sevgimizi göstermek için bir güne ihtiyacımız yok.

Kültür, sanat, iş kolları için de bu geçerlidir.

Bizimle beraber olan, sevdiğimiz değer verdiğimiz her an her gün özeldir.

Anmak için tek bir gün yeterli değildir.

İyi hafta sonları dilerim...