Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri
Okan Erkal
Okan Erkal
okanerkal@lifebursa.com

Bilinmeyen Hazineler

16 Temmuz 2021 Cuma, 13:01

Bazı tablolar Mona Lisa gibi hemen gözümüzün önüne gelmezler.

Veya bazı kitaplar Franz Kafka'nın "Dönüşüm" kitabı kadar çok satılmamıştır.

Bütün klasik besteler, senfoniler Mozart'ın ya da Vivaldi'nin değildir.

İşte bugün gözden kaçan, kıyıda köşede kalmış, onları duyduğumuz, gördüğümüz, izlediğimiz an; şimdiye kadar niçin ben bunları fark edememişim diyeceğimiz eserlerden bahsetmek istiyorum.

İlk olarak babası Kont annesi Kontes olan aristokrat bir ailede Fransa'nın Albi kasabasında dünyaya gelen Fransız ressam Henri de Toulouse-Lautrec'ten.

Lautrec'in ailesinden almış olduğu şey sadece yeteneğiydi. Çünkü babası, bedensel gelişimi duran genetik bir kemik hastalığı olan Lautrec'ten oldukça uzaktı. Onunla fazla ilgilenmiyordu. Bunun üstüne Lautrec'in anne babası ayrıldı.

Fransız ressam daha 8 yaşındayken annesi ile Paris'e taşındı. Daha çok amcası ve annesi ona destek çıkıyor, resme olan yeteneğini ortaya çıkarmasına yardımcı oluyorlardı.

Lautrec, birçok ressamın öğretmenliğini yapmış Paris Akademisi öğretmenlerinden biri olan Leon Bonnat'ın atölyesinde çalışmalarına başladı. Burada Emile Bernard ve Vincent van Gogh gibi sanatçılarla tanıştı ve onlardan etkilendi.

Lautrec'in insanlarla ve özellikle kadınlar ile arası çok iyiydi. Başarılı bir ressamdı, aristokrat bir ailede büyümesine rağmen ukala biri değildi. Ve bu yüzden vakit geçirdiği barlarda cafeler de çokça sevilirdi.

O da vakit geçirdiği cafe sahipleriyle, cafe müdavimleriyle arkadaş oluyordu ve onlar için modern grafik sanatında afiş tasarlayarak bugünkü afişlerin ortaya çıkmasına ön ayak oluyordu.

İşte o afişlerden bazıları.

Lautrec, gittiği cafenin veya barın reklamı olsun, hem de anı kalsın diye binlerce mekan afişi tasarladı.

Kıyıda köşede kalan bu afişler modern zaman afişlerin aslında öncüsüdürler.

Belki bunlara tablo diyemeyiz ama bu yaptığı afişlerde bana göre bir sanat eseri niteliğindedir.

Gelelim benim 2013 yılından beri takip ettiğim ancak niçin daha önceden fark edemedim, dediğim insanlardan birine.

1949 yılında Japonya'nın Kyoto kentinde dünyaya gelen Haruki Murakami.

Roman yazarı, çevirmen, gazeteci ve kısa öykülerde yazan bir sanatçıdır.

21.Yüzyılın en önemli sanatçıları arasında yer alan yazar aslında dünyaca ünlüdür. On altı dile çevrilen, çok satanlar listesine girmiş ve onlarca ödül almış kitapları vardır.

Çok sevdiği Franz Kafka'ya "Sahilde Kafka" kitabından bir karaktere Kafka ismini vererek Franz Kafka'ya göndermede bulunur. Benim okuduğum kısa öykülerden oluşan "Kadınsız Erkekler" adlı eser ise hala en sevdiğim kitaplar arasındadır.

Ancak bana kalırsa yine de Türkiye'de dahil olmak üzere dünya üzerinde çok fazla değeri bilinen bir yazar değildir.

Umarım yıllar sonra hak ettiği değeri alır.

Belki Vivaldi gibi Dört Mevsim'i bestelememiştir veya ünlü piyano, opera sanatçıları Mozart hakkında; "Yüz senede bir gelen bir yetenek." lafını onun için kullanmamıştır.

Fakat o da alışılmadık, farklı bir besteciydi.

Minimalist olan ve "Müzikte Mizahın Babası" olarak bilinen bu adam Fransız Erik Satie'ydi.

1925 yılında öldükten sonra değeri bilinen ve dahi olarak nitelendirilen bir insandı Erik Satie bana göre Mozart, Vivaldi, Beethoven, Bach, Chopin kadar önemlidir Erik Satie.

Tez yazarken, yemek yerken, yemek hazırlarken, uyumadan önce, herhangi bir iş yaparken dinlediğim tek müzik Erik Satie'e ait olan her ruh haline uygun "Gymnopedie No.1" adlı parçasıdır.

Bu parça, insanı hangi duygu durumundaysa o duyguları daha da kuvvetlendirecek güçte bir parçadır bana göre. Dört dakikaya yakın olan bu parçayı dinlemek isterseniz, yazının altında ki linke tıklayıp yaklaşık 4 dakika güzel duygular hissedebilirseniz.

Şimdi ise A sınıfı oyuncularla çekilmiş olmasına rağmen, çok fazla bilinmeyen bana kalırsa değeri ortaya çıkmayan filmlerden bir tanesi.

"The Judge" filmidir.

Bir dram filmi olan "The Judge" altını çizerek söylüyorum, gerçekten bir dram filmidir. İki saat yirmi bir dakika boyunca izleyeni hiç sıkmadan, klişe bir konusu olduğu halde muazzam işlenmiş tek bir ajitasyon sahne içermeyen, hadi insanları ağlatmak için film yapalım, kafasıyla değil çoğu insanın başına gelen sorunları en gerçekçi haliyle anlatan bir filmdir.


Umarım sizde vakit bulup izlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Çok bilinmeyen bu tarz eserleri fark etmek bir hazine bulmak gibidir.

Oldukça değerlidir ancak değeri ya daha anlaşılmamış ya da değerini sadece sizin ve bir grup insanın anlayabileceği bir hazinedir.

Belki çok popüler eserler değil, belki dünyaca ünlüde değil, ama bu eserler; sizi mutlu ediyorsa, size güzel duygular hissettiriyorsa, benim bu yazıda yaptığım gibi, farkına yeni vardığınız, kıyıda köşede kalmış eserleri sevdiğiniz insanlarla rahatça paylaşabiliyorsanız önemli olan budur.

Elbet, er ya da geç değeri de anlaşılır.

https://www.youtube.com/watch?v=S-Xm7s9eGxU

İyi hafta sonları dilerim...