Bursa
Parçalı Bulutlu
24.2°
Lifebursa.com - Bursa ve Türkiye'den son dakika haberleri
Okan Erkal
Okan Erkal
okanerkal@lifebursa.com

Sanat her şeydir

04 Haziran 2021 Cuma, 16:59

Gururla, korkusuzca, ileride olacakları görüp, hala daha karşısında bulunan askerlerin durumuna üzülerek geçti.

Elinde tüfeklerle hazır bekleyen Nazi idam mangasının karşısına. Sanki onun durumu çok farklıymış gibi. Ama liderlik böyledir, kendinden önce komuta ettiğin insanı düşünürsün.

Ölme sırası ondaydı. Ama yaverinin gönlü el vermedi, komutanı çıkınca idam mangasının önüne, o da gitti arkasından. Sırtı idam mangasına dönük, komutanına son bir selam çaktı, ölmeden önce kafasını sert bir şekilde aşağıya indirerek.

Aldı yaverinin selamını Albay Claus von Stauffenberg, ölmeden önce son sözü;

"Yaşasın kutsal Almanya'mız" oldu.

20 Temmuz 1944 yılında Adolf Hitler'e yapılan suikast girişiminin kilit isimlerindendi Claus von Stauffenberg.

Adolf Hitler'in karargahı olan Wolfsschanze'de (Kurt İni) bombalı saldırı düzenleyen isimlerin başında geliyordu.

Claus von Stauffenberg, Hitler ve Nasyonal Sosyalist parti üyeleri başta olduğu sürece Almanya'nın felakete sürükleneceğini bildikleri için kıdemli orgeneral olan Ludwig Beck ve yaklaşık 10 tane daha üst rütbeli asker ile Nazi Almanya'sını devirmek için çabaladı ancak başarılı olamadılar. Amaçları belli, ırkçı ve faşist iktidarı devirmek idi.

Berlin tam 9 ay sonra düştü.

Günümüzde Hitler'den geriye pek bir şey kalmadı evet ama Claus von Stauffenberg ve arkadaşları için Berlin'de bulunan bir müze ve "Siz özgürlük, adalet ve onur için hayatlarınızı feda ederek direndiniz, bu utancı taşımadınız." yazılı bir direniş anıtı vardır.

Sanat size sadece estetik kaygıyı, güzelliği, bir resme bakınca hangi ressama ait olduğunu, duyduğunuz müzikleri ayırt etme yetisini, baktığınız heykelin hangi akıma ait olduğunu, okuduğunuz romandaki cümlelerin uzunluğundan veya yazılan şiirlerin kafiyesinden, hangi edebiyatçıya ya da hangi şaire ait olduğunu vermez.

Sanat daha önceden de bahsettiğimiz gibi her şeydir.

Sanat; tarih, felsefe, sosyoloji, sporu, bilimi, dini, siyaseti hatta başka lisanı bile öğretir.

Sanat birçok konu hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar. Bir bakıma eleştirme, araştırma, empati kurma gibi becerileri kazandırır. Bundan hareketle içinde bulunduğumuz devri tarih öncesini veya günümüzden ilerisini yorumlamamız çok daha kolay olur.

Ben de şimdi sinema ve kitaplar sayesinde tanıdığım daha sonrada araştırdığım insanlardan bahsedeceğim. Aynı "Operasyon Valkyrie" filminde bahsedilen Claus von Stauffenberg gibi filmlere kitaplara konu olmuş, hayali veya kurgu olmayan kişilerden bahsedeceğim.

Beni en çok etkileyen neredeyse on bin kilometre uzaklıkta gerçekleşen bir olayla devam edelim.

Olayın kahramanları ABD'de Bostan Massachusetts merkezli 1993 yılından bu yana, halen etkin olan The Boston Globe'un araştırmacı gazeteci ekibi "Spotlight" birimidir.

Birimin editörü olan Martin Baron, gazetede bir yazı okur. Yazıda sübyancı papaz John Geoghan'dan, bununla beraber Katolik rahiplerin çocukları nasıl taciz ettiklerini konu alan başpiskopos ve kardinal olan Bernard Francis Law tarafından da bu olayın nasıl örtbas edildiği ile ilgili bir yazıdır bu. Hemen ekibini bu işi çözmesi için sahaya sürer.

Tacizci rahiplerin peşine düşen "Spotlight" ekibi "Boston Katolik Cinsel İstismar" skandalını ortaya çıkararak gelmiş geçmiş en iyi araştırmacı gazetecilik işlerinden biri olur. Bu olayı aydınlatmak için canla başla çabalayan "Spotlight" ekibi 2002 yılı boyunca bu skandalla ilgili 600 haber yapar. Bu haberler ve açılan davalar sonrasında Boston başpiskoposluğuna bağlı 249 rahip cinsel istismardan suçlu bulunur. Boston halkı ise gazetecilerle beraber çalışarak, kurtulanların sayısını 1000 kişinin üzerine çıkarır.


30 yılı aşkın kariyerinde farklı mahallelerde 130'dan fazla çocuğa cinsel istismarda bulunan John Geoghan 2002 yılında hapse girer. Hapiste bir yıldan kısa bir süre sonra, yine o hapishanede ömür boyu mahkum olan Joseph Druce tarafından öldürülür.

Kardinal ve Boston başpiskoposu olan olayların üstünü kapatan Bernard Francis Law ise ülkeden kaçar. Ancak dünyanın en yüksek dereceli Roma'nın Katolik kiliselerinden biri olan Basilica di Santa Maria Maggiore kilisesine atanır. 86 yaşına geldiğinde ise Roma'da ölür.

Bu olaylar filmlere veya kitaplara konu oldukça daha geniş kitleler tarafından bilinerek bir farkındalık başlıyor. Belki hepsi değil ama çoğu hakettiği cezayı alıyor.

Hani dedik ya yazının başında sanat ile birçok şeyi öğrenebilirsiniz diye, işte onlardan biri de beyzbol. Küçüklüğümden beri bakıp da anlamadığım bu sporu, hayatı kitaplara ve filmlere konu olan Billy Beane'nin yaşadıklarını anlatan Moneyball filminden sonra öğrendim.

1962 doğumlu eski bir beyzbol oyuncusu olan Billy Beane profesyonel beyzbol kariyerine 1989 yılında veda etmişti. Billy Beane 1997 yılında Oakland Athletics'e genel menajer olmuş ve her şey o zaman başlamıştı.

Her zaman en tepeyi düşünen Billy Beane, Amerikan beyzbolundaki tabuları tek başına yıkarak kendine has bir sistem ve ekol geliştirdi. Yaşlanmış, kariyerinin son dönemlerini yaşayan oyuncuları takıma transfer etti. Tabi tek yaptığı bu değildi. Oyuncuların maç maç grafiklerini ,veri analizlerini çıkarttı.

Tabiri caizse beyzbola matematik soktu, bilim ile beyzbolu birleştirdi.

Billy Beane'nin istediği tek bir şey vardı;

Minimum harcama ile maksimum kazanç sağlamak.

Bunu başarmıştı. Rakipleri 120 milyonu aşkın bütçeyle ligde kötü sonuçlar alırken 40 milyonluk Oakland Athletics 2002 yılında Amerikan beyzbol lig tarihinde üst üste 20 galibiyet alarak bir rekor kırdı.

O senenin sonunda ise Billy Beane 'e yüksek profilli bir beyzbol ekibi olan Boston Red Sox tarafından 12.5 milyon dolarlık bir transfer teklifi geldi.

Bu teklif tarih boyunca bir menajere yapılan en büyük teklifti.

Ancak Billy bu teklifi redderek Oakland Athletics'in genel menajeri olarak kalmaya devam etti.

Billy Beane'in hayatını öğrenmek isterseniz Michael Lewis'in kitabı Moneyball'ı okuyabilirsiniz ya da aynı adla yapılan filmini izleyebilirsiniz.

Yazının çok uzun olmaması için bahsedemediğim daha yüzlerce insan var. Belki siz vakit bulup izlersiniz diye ufacık yazıyorum.

Yaşadıkları dönemin en iyi Formula 1 pilotları değil, gelmiş geçmiş en iyi Formula pilotları olan iki ebedi dost ezeli rakip olan Niki Lauda ve James Hunt'un hayatını öğrenmek için "Rush" filmini.

Dünya tarihinin en büyük dolandırıcılarından biri olan, Frank Abagnale'in hayatını merak ediyorsanız "Catch Me İf You Can" filmini.


Amerika donanmasında üst rütbeli ilk siyahi dalgıç olan Carl Brashear'ın hayatını öğrenmek için "Men of Honor" filmini izleyebilirsiniz.

Birçok şeyi ve bence çok karışık olan beyzbolu bile filmler sayesinde anladım.

Ancak filmlerin bizlerle buluşma yerleri olan sinema salonlarının neden kapalı olduğunu hala daha anlayamadım.

Umarım en kısa zamanda hem tiyatro salonları hem konser alanları açılır.

Mağdur olan insanların, sanatçıların sorunları en kısa sürede çözülür.

İyi hafta sonları dilerim...